Bugün küresel ölçekte Dünya kadınlar günü olarak kutlanıyor. Bu güne dair tanıtıma bakıldığında klasik erkek ve kadınlık anlayışı üzerinden söylem geliştirildiği izlenmektedir. Bu söylemin dilinin yine kadın ve erkek arasında dualist bir varsayım üzerinden inşa edilmesi dikkat çekmektedir ki, kanaatimizce sorunun odak noktalarından birisi burada oluşmaktadır.
Bugün daha genelleştirerek ifade edecek olursak cinsiyet üzerine sorunların daha da derinleşmiş ve farklılaşmış olduğunun özellikle altını çizmek gerekmektedir. Öncelikle daha çok feminist bir jargondan beslenen kadın(lığ)a dair söylemlerin dualist karakteri yani kadınla erkek dünyasını birbirinden yalıtan dili kanaatimizce sorunların derinleşmesinde önemli bir etken. Zira insan ortak paydasının birbirinden kopmaz iki gerçekliği olan kadın ve erkek birbirinin rakibi değildir.
Bir kere beşer olan insanın birbiriyle ünsiyet kurması ve yardımlaşması zaten kendi türünün bir gereğidir. Sosyolojinin öncüllerinden birisi insanın yalnız yaşamaması ve birbirine olan ihtiyacıdır. Gündelik hayatta da bu ihtiyaca binaen geliştirilen ilişkiler gerçekliğin birer yansımasıdır. Erkek ve kadın arasındaki ünsiyet ise hem insanlık durumunun bir gereği hem de hayatı paylaşmanın ve işbirliğinin gerçekleştirimidir. Fakat buna rağmen giderek birbirinden yalıtık hale getirilen erkek ve kadınlığa dair söylem, sıfır toplamlı bir oyuna dönüşmektedir.
Kadın ve erkek dünyalarının birbirinden yalıtık hale getirilmesi, iki cinsiyet arasındaki yardımlaşma ve dayanışmayı giderek zayıflatmaktadır. Daha da ötede aile kurma noktasındaki negatif tutumlar ile kadın özgürlüğü arasında pozitif ilişki kuran söylemlerin bizzat yüksel(til)mesi söz konusudur. Bu durum önemli boyutuyla yalnız yaşama, aile kurmada isteksizlik vb. sonuçları doğurmaktadır. Daha da önemlisi kadın ve erkek dünyasının yalıtıklaşmasıyla piyasa (kapitalizm) kuvvetlenirken insan zayıflamaktadır. Dolayısıyla niçin kadın ve erkek meselesinin “piyasa (yani kapitalizm)” bağımsız ele alınamayacağı üzerinde ciddiyetle durmak gerekmektedir.
Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir konu da postmodern zamanların bir sonucu olarak cinsiyetsizleş(tir)me politikalarıdır. Piyasa koşullarına uy(dur)mak amacına da matuf olan cinsiyetsizleştirme, dünya sistemi tarafından bir strateji olarak sürdürülmektedir. Üstelik cinsiyetsizleştirme sadece biyolojik anlamda değil, toplumsal anlamda cinsiyet nitelikleri ve rollerini de belirsizleştirmektedir. Bu sorunun gelecek zamanlara doğru yoğunlaşan ciddi bir tartışma konusu olacağı kanaatindeyim.
Tüm bunlar karşısında erkek ve kadınların mevcut gelişmeleri, durumları açık yüreklilikle değerlendirme, konuşma, tartışma yolunu tercih etmeleri bir menfez olarak görülmelidir. Fakat bilhassa kamuoyunda yükseltilen ve neredeyse ezber söylemler haline gelen görüşler, bu tür tartışmaların önünde bir bariyer gibi konumlandırılmaktadır. Erkek ve kadını bu tür görüşmeler öncesinde birer “kutup” olarak konumlandırmaya çalışan stratejiler kapitalizmi sağlamlaştırmaya devam etmektedirler.
Elbette feminizm tartışmalarının Türkiye özelinde kadın-erkek sorunlarını ortaya koyma açısından bir işlevi olmuştur. İslamcı feminizm “gelenek”, sol feminizm meselenin sınıfsal karakter kazanan boyutu, genel olarak feminizm ise sorunlu aile ve kadın-erkek ilişkileri üzerine mülahazaları ciddiyetle incelenmelidir. Bu tartışmalardan geleceğe doğru bir projeksiyon geliştirilmesi mümkün olabilecektir.
Fakat burada görebildiğim en önemli engel; sürekli yükseltilen ve kadın-erkek arasındaki yalıtıklığı derinleştiren ezber söylemlerin bu konuşma imkanını berhava etmesidir. “Ya benim gibi düşünürsün ya da konuşmayız” tavrını terk ederek ancak konuşmaya başlanabilir. Yoksa kapitalizm kadını da erkeği de daha çok ezecekmiş gibi görünmektedir.