Şehir, toprağın kalbine uzanan köklerini unutmuş bir çınar gibiydi. Betonun soğuk kabuğu altında, Anadolu’nun kadim nefesi gizleniyordu. Sokaklar, Franz Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor Samsa’nın kabuk değiştirme çabasını andırıyordu; ancak bu kez dönüşüm, bir umut hikâyesine gebeydi. İnsan yüzleri, James Joyce’un Dublinliler’indeki gibi ışığa tutuldukça değişen renkler barındırıyordu: Bir tarafta alın teriyle yoğrulmuş çizgiler, diğer yanda geleceğe dair inancın parıltısı. Toprak susamıştı, su ise bereketin müjdecisi olarak çağlıyordu. Tam da bu kavuşma anında, George Orwell’in 1984’teki “Büyük Birader”inin teknolojik gözetimi, insanı değil, insanlığı koruyan bir kalkana dönüşüyordu.

Ama unutma: Toprak ve su, medeniyetin iki temel direğidir. Tıpkı Yeşil Yol filmindeki John Coffey’in masumiyetinin, şehrin göbeğindeki bir gökdelende çalışan mühendisin emeğiyle buluşması gibi… Betonun katı kabuğunu yaran bir filiz, Kafka’nın labirentlerini aşan bir Türk akılın sembolüydü. O filiz, Dostoyevski’nin Ecinniler’inde anlattığı toplumsal çürümeyi değil, Anadolu’nun diriliş azmini haykırıyordu: “Bakın,” diyordu, “ben toprağın sabrı ve suyun azmiyle yeşerdim.”

Peki ya biz? Otobüs duraklarında, Jean-Paul Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” dediği yalnızlığı hissederken, kaçımız gerçek ile algı arasındaki köprüyü kurma cesaretini gösteriyoruz? Medya, bize sunulan bir “simülakrlar dünyası” değil, milletin ortak sesini yükselten bir megafon olmalı. Bir inşaat işçisinin nasırlı elleri, toprağın direncini; bir girişimcinin vizyonu ise suyun akışkanlığını temsil ediyor. Her akşam, evlerimize çekildiğimizde, hepimiz aynı soruyu soruyoruz: Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki “Yaşamak, acı çekmek, kendini aşmaktır” sözü, bu toprakların insanına neden bu kadar yakın?

Bugünse, bir bayram var. Çünkü toprakla su, binlerce yıllık danslarını, Cumhuriyet’in kurucu ruhuyla buluşturuyor ve Cumhurbaşkanlığı önderliğinde devam ettiriyor. Rönesans tablolarındaki gibi küllerinden doğan Anka, bu kez yerli ve milli bir kimlikle yükseliyor. Sokaklar, Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’ndeki taşı birlikte itmenin gücünü hatırlatıyor: “İnsan, insanın kurdudur” diyen Hobbes’a rağmen, birlikte yürümenin zaferini kutluyoruz.

Ve işte o an: Zaman, Borges’in Kum Kitabı’ndaki gibi avuçlarımızdan kayarken, toprakla suyun kavuşması, bir milletin yeniden ayağa kalkışının sembolü oluyor. Betonun çatlaklarında filizlenen sakız ağaçları, James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki Stephen Dedalus’un kanatlarından dökülen balmumu değil, Anadolu’nun dirençli ruhunu temsil ediyor. Gerçek ile algı arasındaki perde kalktığında anlıyoruz ki: Bugün bayram, çünkü bu topraklarda aşk, yalnızca bir metafor değil, var oluşun ta kendisi.