Metronun soğuk, titreşimli koridorlarında, insanların nefesleri camlara buğu bırakırken, bir çift gözle çarpıştım. Sanki zaman, o kalabalığın içinde duraksamıştı. Çelik rayların gürültüsü, anonslar, ayak sesleri… Hepsi silikleşti. O gözler, bir mağaranın derinliğinde yanan issiz bir ateş gibiydi: ilkel, dürüst, kaçınılmaz. İçimdeki her şeyi ışığa çeken bir alev. Baktım, sonra yüzümü çevirdim. Yeniden döndüm, ama bu sefer bakışlarımızın kesiştiği yerde bir ürperti hissettim. Neden bu kadar korkmuştum?

Gözler neden yalnızca gerçeği fısıldar? Tenimizi örtmek için kumaşlar icat ettik, bedenlerimizi sarmalayan katmanlar. Ama gözlerimizi saklamak için yalnızca kirpiklerimiz var. Belki de bu yüzden, göz teması insanlığın ilk "dilidir." Kelimeler doğmadan önce, atalarımız bakışlarla anlaşırdı: Tehlikede miyiz? Güvende miyiz? Sevgiyi, öfkeyi, korkuyu iletmek için sözcüklere ihtiyaç yoktu. Gözler, bedenin sırdaşıdır. Kalbin atışını gizleyemez, adrenalini kamufle edemez. Bir annenin yeni doğmuş bebeğine baktığı ilk an, bir sevgilinin ihanet sonrası kaçırdığı bakış… Hepsi aynı gerçeği haykırır: Gözler asla yalan söylemez.

Carl Jung’un dediği gibi, "Kendinle yüzleşmek, dünyayla yüzleşmekten daha zordur." Göz teması, tam da bu yüzleşmeyi dayatır. Karşınızdakinin gözbebeklerinde kendi yansımanızı görürsünüz. O yansıma, içinizde bastırdığınız çocuğu, reddettiğiniz korkuları, kabullenmediğiniz arzuları size uzatır. Nietzsche’nin "Uçuruma baktığınızda, uçurum da size bakar" sözü burada somutlaşır. Kaçmak, bir nevi kendimizden kaçmaktır.

Bugün, birbirimize bakmaktan çok, izliyoruz. Sosyal medyada geçirdiğimiz saatler, yüzlerce "beğeni" arasında kaybolan gerçeklik… İnstagram hikayeleri, TikTok’lar, Snapchat filtreleri… Hepsi, göz temasından kaçmak için kullandığımız dijital kalkanlar. Ekranlar bize bir lüks sunar: Kusursuz olma şansı. Fotoğraflarımızı düzeltebilir, mesajlarımızı silebilir, duygularımızı emojilere indirgeyebiliriz. Ama gerçek hayatta, birinin gözlerine baktığımızda, bu kaçış yolları çöker. Japon kültüründe, göz teması kurmamak saygı işaretidir; Batı’da ise güven ve dürüstlük. Ancak küreselleşen dünyada, hepimiz aynı yalnızlığı paylaşıyoruz: Görülmekten korkan, ama görülmeye aç insanlar.

Çocukluğumuzda öğrendiğimiz ilk yasaklardan biriydi gözlerimizi kaçırmak. "Büyüklerinle konuşurken gözlerini kaçırma!" diye öğütlenirdik. Otorite, bakışları bir itaat testine dönüştürdü. Ya da tam tersi: Tacizden korkan ebeveynler, "Yabancıların gözlerine bakma!" diye tembihledi. Böylece, bakışlarımızı kaçırmak bir savunma refleksi haline geldi. Yetişkinliğe ulaştığımızda ise, bu refleks içimize işlemişti. Reddedilme korkusu, "Acaba ne düşünüyor?" endişesi, hatta "Fazla görünür olursam incinirim" inancı… Oysa bazı kültürlerde göz teması, ruh alışverişidir. Navajo yerlileri, "Bir insanın gözlerine bakarak onun ruhunu görebilirsin" der. Sufi geleneğinde ise göz, kalbin aynasıdır.

Tarih, göz temasından korkmayanlarla dolu. Nelson Mandela, mahkemedeki savunmasını yaparken yargıçların gözlerine baktı. Frida Kahlo’nun otoportreleri, izleyeni delip geçen bir dürüstlükle çizilmişti. Aşıklar, birbirlerinin gözlerinde kaybolduklarında "Seni görüyorum" der aslında. Bu cümle, "Seni seviyorum" kadar güçlüdür. Metrodaki yabancı, belki de bunu yapıyordu. Bakışlarıyla, "Saklanmana gerek yok" diyordu. İnsanın en derin korkusu, gerçekte olduğu gibi görülmektir. Ama aynı zamanda en büyük arzusu da… Çünkü ancak o zaman kabul edildiğini hissedebilir.

Göz göze gelmek, bu çağın sessiz isyanıdır. Birine "Seni olduğun gibi görüyorum" demek, algoritmaların dayattığı sahte benliklere başkaldırıdır. Bir çocuğa, bir sevgiliye, hatta bir yabancıya bile olsa… Gerçek temas, iki ruhun çıplaklıkta buluşmasıdır. Deneyin. Bir dahaki sefere, markette kasiyerin gözlerine bakın. Toplantıda, patronunuz konuşurken direnin. İlk 3 saniyede içinizde bir şey kıpırdayacak: Kaçmak isteyen bir canavar. Nefes alın. Kalın. O canavar, sizin savunmasız yanınız. Ve o yanınız, sizi insan yapan şey.

Kafka’nın "İnsan en çok, kendine çekidüzen vermeye çalışırken yalnız kalır" sözü, belki de bu yüzden doğru. Göz teması, düzenlenemeyen bir samimiyettir. Belki de kaybettiğimiz bağlantıyı bulmanın yolu, kendimizi o samimiyette kaybetmekten geçiyor. Çünkü ancak o zaman, gerçekten bulunuruz.