Türkiye sıradan bir devlet değildir, bir “Cihan Devleti”nin bakiyesidir.
Cihan Devleti olmak Türkiye’nin
kaderidir. Türkiye’nin bu kaderden kaçması, kaçınması mümkün değildir.
Vaktiyle rahmetli Korkut
Özal’dan dinlediğim şu fıkra bizim durumumuzu çok açıklayıcıdır.
Bir adam kendini darı sanmakta,
sokakta gördüğü tavuklardan dörtnala kaçmaktadır.
Ailesi ne kadar uğraşsa da bir
sonuç alamazlar, sonunda adamcağızı bir akıl hastanesine götürürler.
Doktorların uzun uğraşlarıyla şahıs,
darı olmadığını kabul eder ve taburcu edilir.
Ne var ki adamcağız daha
hastanenin önünde gördüğü ilk tavuktan feryat figan yine kaçar. Hastaneye
dönülür.
Doktorlar “hani sen darı değildin,
insandın, tavuklardan kaçmayacaktın?” derler.
Adam, “Evet, ben darı olmadığımı biliyorum ama tavuklar bilmiyorlar!”
der.
Galata Türkleri bizi “küçük”lüğe zorlasalar da, bütün dünya bizi halâ “Devlet-i Aliye” biliyor.
“Devlet-i Aliye” olmak, ruhumuza işlemiş, genlerimize yazılmıştır.
Bu baht, her milletin oturabileceği bir taht değildir.
“İslam’ın Kılıcı” namını kazanmış bir millete Anadolu dardır.
Bizim doğal sınırlarımız, Fas’ın
okyanus sahillerinden Yakutistan’a, Viyana’dan Hint okyanusu sahillerine kadardır.
Bu sınırlar içindeki kıpırdayan
her yaprak, Türkiye’yi ilgilendirir. Gözünü kapasa, uzak dursa da o sorunlar
gelip Türkiye’yi bulurlar. Türkiye oralarda masanın bir köşesinde olmak durumundadır.
Bu Türkiye’nin kaderidir.
Türkiye ne Ukrayna’ya, ne Suriye’ye, ne Yemen’e, ne Afganistan’a,
ne Keşmir’e “Bana ne!” diyemez.
Bilhassa Suriye’ye ve Arap Dünyası’na sırtımızı dönmemiz ne
tarihi, ne coğrafi, ne askeri, ne ekonomik bakımdan mümkün değildir, çıkarımıza da değildir.
Türk-Arap düşmanlığı İbrani bir projedir ve İsrail için hayati öneme
haizdir. Bu, İsrail kadar Hristiyan dünyanın da rüyasıdır, emelidir.
Devlet- Aliye’nin parçalanmasında
önemli rol oynayan kurumların başında, ülkemizdeki Amerikan Board Okulları gelir ve bunların en ünlüsü de “Beyrut Amerikan Üniversitesi”dir.
1866 yılında açılan bu okul,
Amerikalı birçok bankerin ve misyoner teşkilatlarının desteğini almış ve
Orta-Doğu için kendilerine elemanlar yetiştirmiştir.
Okulun faaliyetlerinde iki konu
üzerinde ısrarla durulmuştur.
Birincisi, Arap milliyetçilik hareketlerini yürütecek liderler yetiştirmek ve bunları
Osmanlı’ya karşı koz olarak kullanmak...
İkincisi de; Ortadoğu petrollerini
kontrol altında tutmaktır.
İsrailli yazar Harari “Irkçılık Avrupa’dan yayılan ölümcül bir
pandemidir” der.
“Cihan Devleti”mizin sonunu ırkçılık pandemisi getirmiştir.
Emellerine nail olmuşlardır.
Bugün ülkemize sığınan Suriyelilere gösterilen nefretin tohumları
bu okullarda atılmıştır.
Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin
kurucu müdürü Dr. Daniel Bliss okulun açılış konuşmasında:
“Dostlarım, bugün tarih yazıyoruz. Bu okul bir dünya kuracaktır.
Paul’un meşhur deyimiyle ‘ben tohumları attım, Apostol (bir havari) suladı, biz de burada mahsulü alacağız” demişti.
Sıradan yurdum insanı
boyutlarını aşıp ırkçılığa bürünen “Suriyeli
nefreti”, o okulların ve misyoner öğretmenlerinin attığı tohumların mahsulleridir.
Biz bu oyunlara ilk kez
gelmiyoruz.
Kemal Tahir geldiğimiz bu menhus
oyunlardan birini “Kurt Kanunu”nda şöyle anlatır:
“Bizim alık Cemal Paşa
Suriye’de Arap milliyetçilerini astı,
sağlam suç delillerine dayanarak. Nerden ele geçirdi bu sağlam
delilleri, el attığı zaman
sakalını bulamayan derbeder? Fransız konsolosu savaş açıldıktan sonra giderken,
adettir, kağıtlarını yakar. Allah’ın işine bakmalı ki bütün kağıtları yakan
cingöz Frenk diplomat, nasılsa kendileriyle
iş birliği yapan Arap Milliyetçilerin
listesini unutuyor. Budur Cemal Paşamızın harp divanında kullandığı delil…
— Adamlarını neden darağacına
yolluyor Fransızlar?
— Savaşın sonuna göre hesapları
var. Yıllarca size bağımsızlık vereceğiz diye kandırdıkları avanaklardan
kurtulmak. Bunun için ip parası ile cellat ücretini de bizim Büyük Cemal
Paşamıza ödetiyorlar?”
Bu oyunlarla bize koca bir imparatorluk kaybettirdiler.
Çanakkale’de 300 bin Türk aslanını
hunharca katleden İngiliz-Fransızlarla panpiş, Sarıkamış’ta 110 bin Türk evladını
donduran Ruslarla kankiş olurken, 900
yıl bizim bayrağımız altında problemsiz yaşamış, –imparatorluğumuzun hazin dağılışında sadece azınlık isyancı gruplarıyla
mevzi çatışmalar yaşadığımız– Müslüman
Araplara kin ve nefret dolu olmak, bu kin ve nefreti nesilden nesle
aktarmak “Türki” bir proje olabilir
mi?