Bilindiği üzere ülkemizde çok farklı dinlere ve farklı mezheplere mensup kişiler bulunmaktadır. Din ve vicdan özgürlüğü de anayasa ile teminat altına alınmıştır. Anayasa’da muhtelif hükümlerde “laiklik” ilkesine atıflar yapılmıştır. Ayrıca devrim kanunları ile tekke ve zaviyeler kapatılmış; “şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, … gibi unvan ve sıfatların” kullanılması, bu yolla hizmet yapılması yasaklanmıştır. Aynı kanununda “…cami veya mescit olarak kullanılanlar” açık tutulmuş, bunun dışındaki her türlü ibadet yerleri “tekkeler ve zaviyeler” kapatılmıştır. Bu hukuki düzenleme, Anayasa ile korunan devrim kanunları arasında yerini almıştır. Sonuç olarak, cami, mescid, kilise ve sinagogları ibadethane olarak kabul edilmiş, bunun dışındakiler yasaklanmıştır. Başta Cem Evleri ve Mevlevi haneler dahil olmak üzere diğer bütün ibadet yerleri yasaklı durumdadır.
Bu düzenlemelere
baktığımızda din ve vicdan özgürlüğünün Anayasa ve Kanun ile “izin
verilen sınırlar içinde” serbest bırakıldığını anlıyoruz. Resmi ideolojinin dininden başkasına izin yokkk….
Kişinin vicdanında inandığı bir dine veya mezhebe tabi olması ile buna ilişkin
ibadethanesini özgürce açmasına izin verilmiyor. Yani özetle, “Ehli
Sünnet” mezhebini esas almak ile sınırlı bir din anlayışı devlete hakim
olmuş, başta Alevi Bektaşi dedeleri, seyyitleri gibi “Ehli Beyt Ocakları Mensupları”
olmak üzere resmi ideoloji dini/mezhebi dışındakiler için din ve vicdan özgürlüğü
anayasa ve devrim kanunları ile yasaklanmıştır.
“Dinde zorlama yoktur. Resulüm! Sen insanları irşada devam et! Zaten
senin görevin sadece irşad edip düşündürmektir. Yoksa sen kimseyi zorlayacak
değilsin.”(Bakara, 256; Ğaşiye, 21-22). Bu ayetler İslam Hukukunda din ve vicdan
özgürlüğünün sınırlarının ne kadar geniş olduğunu ortaya koymuştur. Bu durumda,
başta müslüman olan Ehli Beyt Ocakları mensuplarının, Anayasa ve devrim
kanunları ile, dini inançları açısından İslam’a aykırı bir sınırlamaya tabi
tutulduğuna şahit oluyoruz. Konu bununla da sınırlı kalmıyor, her türlü inanca
mensup kişilerden toplanan vergi ile sadece Sünni-Hanefi İslam inancı diyanet
ve camilerde bütçeden finanse ediliyor. Gerçekten demokratik bir ülkede devlet
veya bireyler hiçbir şekilde bir başka kişiye ötekileştirici davranamaz; düşünce
ve yaşam biçimi dışlaması veya
dayatması yapamaz. Bu husus kırmızı çizgi olmalı, bunun aşılmaması için
bütün kesimler gerekli hassasiyeti göstermelidir. Laiklik/Sekülerlik adı
altında inanca saldırı olmaması gerektiği gibi inanç adı altında da kimse bir
dine zorlanmamalıdır.
Dini konulardaki “bireylerin ve toplumun ihtiyaçları”
ile örtüşmeyen resmi kurumsal yapımız ile sağcı
ve solcu yobazların at gözlüklü, örümcek kafalı, yobaz yaklaşımı özgür
düşüncenin önünü kestiği gibi düşünce ve
yaşam biçimi dayatması ve dışlaması üzerine kurulmuştur. Oysa farklılıkları
bilip, tanıyıp bunlara saygı duyan, ortak noktalara odaklı bir millet olma bilinci
ile hareket edilmesi bütün kesimlerin mutlu ve huzurlu bir toplumda birlikte
yaşamasını sağlamaya yeter... Hiç
kimsenin dini siyasete alet etmesine izin verilmeyeceği gibi, dinsizliğin ve
herhangi bir dini inancın dışlanmasının da siyaset haline getirilmesine izin
verilmemelidir.
Bu özgürlükçü sistem sınırsız bir
özgürlük mü sağlamalıdır? Eğer her türlü tarikat, cemaat, tekke, cem evi,
mevlevihane vs fark etmeksizin hepsine sınırsız bir özgürlük sağlanırsa da
toplumsal zeminin kolay manipüle edilmesinin önü açılmış olacaktır. Bunun
yerine, herkesin kendisini tanımladığı
gibi algılandığı, resmi ideolojinin dinine tapmaya zorlanmadığı bir model
oluşturulmalıdır. Eş zamanlı olarak bunun da suiistimal edilmesi önlenmelidir. Eskide
“Meşihat” kurumu belli ölçüde bunu yapmıştır. Şimdi de 5D FORMÜLÜ ile özgürlükçü bir sosyal devlet modeli kurgulanmalıdır.
Nedir bu 5D FORMÜLÜ?
1.
Dernekleştirme: Her türlü,
cami, cem evi, cemaat/tarikat vs dini grubun merdiven altı işletmecilikten
çıkartılıp, kendi “Statüsünü/Tüzüğünü”;
işleyiş kurallarını, giriş, çıkış ve
disiplin kurallarının belirlendiği bunun sonucu olarak da abilerin,
ablaların, şeyhlerin, dedelerin, müritlerin vs birbirine keyfi tahakküm edemediği, dinin bireyler üzerinde bir baskı
aracı olmadığı, özgür düşüncenin sisteme hakim olduğu, bütün kuralların statüde
belirlenmiş bulunduğu bir model kurgulanmalı.
2. Devletleştirme: Bütün
bu dini yapıların atama ve ihale
mafyasına dönüşmediği, keza sürekli halktan
para istediği (adeta dilencilik yaptığı) yapıda olmadan, bütün mal
varlığının merkezde topladığı bütün inanç gruplarının “bütün” ihtiyaçlarının
merkezi bütçeden karşılandığı, başka yerden bir gelir elde etmesinin
yasaklandığı, kaynakların da hakkaniyetli paylaştırıldığı, yönetiminde her bir
dini gruptan kişilerin de bulunduğu finansal modelleme getirilmelidir.
3. Dinî Bir Üst Yapıya Bağlama:
Bütün bu yapıların kendi kendine ve kuralsız şekilde yapılanması yerine, bir idareci veya ders veren statüsü elde
edebilmek için gerekli bilgi birikimini ve
tecrübeyi de içerecek şekilde, dinin cahiller ve ehliyetsiz kişiler eli ile
idaresi, ders verilmesi ve saltanata dönüştürülmesi kültürünün sona erdiği bir
yapı lazımdır. Her türlü sapkınlık, -hatta bâdeleme tarikatı- bile görmüş bir
ülkede, dinin suiistimal edilmesi önlenmelidir. Tavuğun bile yumurtladığının
sertifikasını zorunlu tutan bir ülkede milyonlarca kişiyi etkileme potansiyeli
olan kişilerin ve bunların sözlerinin bir yeterlilik kriterine tabi tutulmaması
topluma ve toplumdaki inançlara zarar vermektedir. Eğitimli, bilgili kişilerin
kurduğu ekoller ile ancak resmi din/ideoloji dayatması ve sınırlaması
içermeden, herkesin kendisini tanımladığı şekilde algılandığı “özgürlükçü” bir
modelle yapılmalıdır.
4. Denetleme:
Bütün yapıların ve mensuplarının “Statüsü/Tüzüğü” ile denetlendiği
özgürlükçü bir modelleme kurulmalıdır. Dini, ekonomik, sosyal, kültürel olarak kendi
statülerinde tanımlandığı kurallar ile denetime tabi olacağı bir model olmalı
bu. Dinin suiistimal edilmediği, siyasete alet edilmediği, etik kuralların mutlak
olarak uygulandığı, ruhban sınıfı oluşmasının önlendiği, atama-ihale-rüşvet
mafyasına dönüşmüş çıkar amaçlı suç örgütü şeklinde işletilmediği bir model
kurulmalıdır (bunlar şunda vardır bunda yoktur demiyoruz, hiç bir yerde
olmamalıdır diyoruz).
5. Düzeltme: Yapının
işleyişinde, resen veya şikayet üzerine bir aksama tesbit edilince bunların da
her bir grubun kendi belirlediği işleyiş kurallarına tabi olması ve bunun
dışına çıkmamasının sağlandığı bir düzeltici mekanizma işletilmelidir.
Düzeltici mekanizma daha çok diyalog,
iletişim, etkileşim ve yönetişim esaslarına tabi olmalıdır. Yoksa dikta
sistemi ile resmi ideoloji/din dayatmasına dönüşmemelidir. Dinin bir tercih
ve özgürlük olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.
Bu zorlu sistemin sağlıklı
işlemesi için gerekli idari yapı kurulmalı, işleyişin de her türlü dini inancın
ötekileştirici
olmayan; düşünce ve yaşam biçimi
dışlaması veya dayatması içermeyen ve özgürlükçü şekilde yaşanması sağlanmalıdır.