12 Haziran 2021

Üsküdar'da Zaman, Üsküdar'da İnsan (3)

“Salacak’lı Hilmi Beyamca”

Hilmi beyamca güzel ve zarif eşiyle birlikte Salacak Fatih Camii’nin olduğu sokakta ikamet ediyordu. Kendisi eski bir İstanbul beyefendisiydi lakin arada bir tatlı tatlı kızdığında tonton ak yanakları al al kızarırdı. Tam sıkıştırmalık tonton yanakları vardı ama bizler eski zaman çocuklarıydık, utangaçtık, edepliydik, yapamazdık böyle bir şey. Aklımızdan da geçmezdi zaten. 

Devasa bir fıstıkçamının gölgesindeki bu tek katlı şirin evin etrafında binbir çiçekli güzel küçük bir bahçe ve bu bahçede küçücük bir süs havuzu vardı. Bahar ve yaz aylarında sokaktan geçtiğinizde burnunuza hanımeli, leylak, sümbül ve gül kokuları gelirdi. Ve minicik, sevimli ve telaşlı serçelerin şen şakrak neşeli ötüşleri kaplardı sokağı. O devirlerde bu sokakta yürümek eski bir Yeşilçam filminde yürümek gibiydi. Salacak’a, Kızkulesi’ne iniyordu bu güzelim tenha sokak.

İstanbul’un İstanbul, Üsküdar’ın Üsküdar olduğu zamanlardı.

Zengin ve fakirin aynı semtlerde ikamet ettiği, insanlardaki tevazuun ikamet ettikleri meskenlere de yansıdığı, evlerin en fazla birkaç katlı olduğu, mütevazı bahçelerinde hane halkına ve mahalledeki konu komşuya yetecek kadar çoklukta ve çeşitlilikte meyve ağaçlarının olduğu, erkeklerin erkek, kadınların kadın olduğu zamanlardı.

Ve sokaklar… Sokaklar çocuklarındı. Peki, başka kimlerindi? Tabi ki güzel mi güzel, iyi huylu, güzel gözlü ve de pek meraklı kedilerin, her zaman dost ve vefalı, güzel bakan köpeklerin, mazbut bir çift olarak gezen derviş meşrep kumruların, büyük aile olmaktan hoşlanan güvercinlerin, çok zeki ve dirayetli kargaların ve şamatacı martılarındı. Mahalle aralarından tek tük araba geçerdi. Arabadan ziyade insanlar olurdu sokaklarda; yürüyen, duran ya da evinin kapısı eşiğinde oturup komşusuyla sohbet eden…

Her sokağın bir köpeği olurdu. O sokağın bir nevi bekçisi olan bu dost hayvanlar, sokağa kim girip çıkarsa bir köşeden takip ederler, yabancı birisini ya da birilerini gördüklerinde onu ya da onları yakın takibe alırlar ve tehlike sezdiklerinde de gereğini yaparlardı. Sokaklarda çocuklar vardı. Sokaklar çocuklarındı. Evlerin kapıları ya açıktı ya da öylesine bir kilitle üstünkörü kapatılmıştı. Herkes birbirini bilirdi, tanırdı.

İstanbul’da ve sonrasında diğer birçok şehrimizde kaybettiğimiz bu muydu acaba? Bu insani, doğal yaşam zincirinin kaybedilmesi miydi, günümüz insanını insan olmaktan çıkaran şey? Toprağa basıp göğe bakan insandan, göğe merdiven dayayan ve aslında yalnızlaştıkça bir o kadar da kibir karanlıklarında ruhunu kaybeden bir zavallıya devrilişiydi insanın! 

Sıcak yaz günlerinde Enfiyehane Sokağı’ndaki evimizden çıkıp, Salacak İskele Arkası Sokak’tan yürüyerek Kız Kulesi’ne nazır Salacak Fatih Camii’ne giderdim. Bu mescit Fatih Sultan Mehmet’in fetih yılında inşa edilmişti. O kadar şirin ve o kadar mütevazıydı ki, evinizin salonunda namaz kılıyormuşçasına ve bir anne yüreği gibi sıcacık ve sevgi doluydu içerisi. 

Cemaati güzel ve özel olurdu bu mescidin. Kimler mi olurdu? Mihrapta babacan tavırlarıyla herkese selam veren, mahallenin sevdiği ve saygı duyduğu, Reîsü’l Kurrâ Gönenli Mehmet Efendi’nin talebelerinden Hafız Necati hoca, ilmiyle amil Veysel hoca, Hilmi beyamca, Anayasa Mahkemesi üyesi tevazu abidesi ve gönül insanı Sacit Hoca, Salacak bahçesinin sahibi kibar ve beyefendi insanı Ahmet bey, Mersinli küçük Cemal Paşa’nın çok zarif torunu Nihat bey, Salacak balıkçıları, köşklerde ve diğer konutlarda ikamet eden semt sakinleri ve bizler…

Kızkulesi ve Topkapı Sarayı’na bakan yan cephe camlarından o muhteşem İstanbul manzarasını ve hele hele gün batımını seyreylemek insanda tarifi imkânsız duygular oluştururdu. 

Sokağın gönüllü bekçisi sevimli köpeğimiz de benimle beraber yürür ve camiye kadar bana eşlik ederdi. İmrahor Camii’nden mütekait Veysel Hoca’nın konak yavrusu evinin önünden geçerken, sokağa bakan camından selam verir ve ayaküstü sohbet ederdik.  

Odasında her daim ciltli Arapça ve Osmanlı dönemi Türkçesi ile yazılmış kitaplar olur ve ayrıca eski saatleri sokağa bakan bu küçük odasında tamir ederdi. Ezan okunduğunda da ya İmrahor Camii’ne gider ya da Salacak Fatih Camii’ne gelirdi. İhtiyaca göre ezan okur ve namaz da kıldırırdı. Müsait olduğumuz vakitlerde bize de kadim tarz üzre dersler verir, eski kitaplardan okurdu, okuturdu.

Mahalle mescitleri, okunan ezanlar, namaz kılmaya giden yaşlı, genç, çocuk semtin insanı cemaat, günde beş vakit devam eden bir canlılık ve bereketli bir hareketlilik haliydi bu.

Günlerden bir gün Hilmi beyamcayı çok üzüntülü ve düşünceli görünce kardeşim Fatih’le kendisine sorduk. Artık buradan taşınacaklarmış. Evleri satılmış ve Erenköy civarında çocuklarının yanına yerleşeceklermiş. Ayrıntı vermedi, biz de kendisini üzmemek için sormadık. Rahmetli hocababamın da çok sevdiği Hilmi beyamca ve zarif eşi gün geldi taşındılar Salacak’taki bu cennet misali evlerinden. 

Salacak Fatih Camii’ne namaz kılmaya gidip gelirken artık Hilmi beyamca camide olmuyordu, yoktu, gitmişti buradan. O zamanlar anlamıştım ki, bir mekânı mekân yapan içindeki insandı. O insan güzelse o mekân da güzel oluyordu. 

Sonbahar gelmişti. O güzelim mis kokulu leylaklar, hanımelleri, sümbüller, çeşit çeşit güller yoktu artık. Evin ve o sokağın kokuları gitmişti, sokağın tüm renkleri solmuştu. Sokak ruhunu kaybetmişti. 

Cep telefonlarının olmadığı o devirlerde Hilmi beyamcayı bize verdiği ev telefonu numarasından ben ve kardeşim sık sık aradık, halini hatırını sorduk. Her seferinde sesindeki o hüzün bize de yansıyordu.

Ve bir gün telefona çıkan kişiden yüreğimize acı veren o haberi öğrendik. Hilmi beyamca rahmetli olmuştu. Yutkunmuştum ve içimi o an bir kış hüznü kaplamıştı. 

Mevsimler geçti. Takvim yaprakları birer birer koptu.

Şimdi orada, o şirin evin olduğu yerde kötü bir apartman var. Bahçedeki devasa fıstıkçamı, etrafındaki sıkıştırılmış beton bloğa inat yaşamaya devam ediyor bir başına. Etrafındaki yüksek betonarme binaların ara boşluklarından görebildiği kadarıyla, her gün Çamlıca tepelerinden güneşin doğuşuna şahitlik ederken, İstanbul semalarından camilerin ve minarelerin arasından süzülerek batan o kızıl akşam güneşini, gün batımını ise martıların çığlıkları arasında ama kendi gönlündeki derin ve sessiz bir hüzünle seyrediyor hala. Çiçekler mi, çiçekler yok artık! Olsa da Hilmi beyamcanın çiçekleri değiller!

Bir yaz günü Üsküdar postanesi önündeyken beyaz bir Tofaş marka arabanın içinde Kadıköy istikametine doğru seyir halindeyken gördüğüm rahmetli Barış Manço’nun Mahur Bey ve Sakız Hanım şarkısını ne zaman dinlesem aklıma hep rahmetli Hilmi beyamca ve zarif eşi gelir…

O sokaktan çok fazla geçemiyorum artık. O sokakta ne sümbüller kaldı, ne hanımelleri, ne leylaklar ve ne de rengârenk güller…

Büyük şirketlerin kumpas kurarak şirketini zor durumda bıraktıkları Salacak bahçesinin sahibi Ahmet bey kahrından vefat etti. O güzelim Salacak bahçesinde şimdi çirkin mi çirkin ve yüksek güvenlikli (!) bir sürü villa var! Mersinli küçük Cemal Paşa’nın torunu Nihat bey de yok artık. Annesi Nilüfer hanım gibi O da vefat etti. Sesindeki yumuşak üslubunda ve bakışlarındaki samimiyetinde ata yurdumuz Türkistan coğrafyasının ve anayurdumuz Anadolu’nun tüm vakur ve cesur duruşunu görebildiğiniz her dem dost ve hamiyetperver insan Sacit hocamız da taşındı oradan. O da yok.  

Ne Hilmi beyamca var, ne Veysel hoca ve ne de hocababam…

Anladım ki hayat, böyle güzel insanlarla güzelmiş. 

Ve yine şimdi anlıyorum ki, onlar varken ben de varmışım.

Ölen onlar değilmiş, benmişim meğer!..

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement