29 Kasım 2021

​Türkçe Şûrası: Eğitim dilinin Türkçeleştirilmesi gerekiyor

2021 yılı, Yunus Emre’nin vefatının 700. senesi vesilesiyle “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak ilan edildi.26-27 Kasım tarihleri arasında Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’ndegeniş katılımlı bir Türkçe Şûrası gerçekleştirildi.

Bu şurada, Türkçeyi dert edinen, alanında uzman birbirinden kıymetli insanlar görüş ve önerilerini sundular.

İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesiyle söyleyecek olursak; dil, sözcükler ve kavramlar bir mekân oluşturur. Bu mekânın da kendine göre bir anlam değer dünyası olur.

Eğer kelimeleri muhtevasından kopartırsanız bu mekânı da tahrip edersiniz. Tahrip edilmiş bir mekânda şiir, sanat, mimari ve felsefe gelişmez. Kavram karmaşası yaşanır ve birlik parçalanır dolayısıyla ortak bir akıl inşa edilemez.

Bugün yaşadığımız fikir kabızlığının arka planında yatan hazin gerçeğimiz işte budur.

Doç. Dr. Ali Faruk Yaylacı da bu gerçeği dikkat çekenlerden biri. Alfabe değişiminin, köklü ve kapsamlı toplumsal, kültürel ya da dini dönüşümlerin sonucunda ortaya çıktığını söylüyor hoca. Bu değişimlerin son örneği de öncekilerin dini niteliğinden farklı bir şekilde Latin alfabesinin kabulü olmuştur.

Burada söz konusu olan da bir zihniyet ve kültür dönüşümüdür. Bu dönüşüm modernleşme ve Batılılaşma temelinde gerçekleşmiştir.

Ali Faruk Yaylacı, eğitim dilimizin küreselce olduğunu dikkat çekiyor. Ve bu durumu şöyle izah ediyor:

19. ve 20. Yüzyılda, ilerlemeci eğitim dili, eğitim dilimiz haline gelmiştir. Günümüz itibarı ile bu dönüşüm değerlendirildiğinde eğitim dilimizin büyük ölçüde küresel düzen olarak adlandırabileceğimiz bir yapının gereklerini yansıttığını söyleyebiliriz.

Bu dil öz olarak ilerlemeci, piyasacı, ekonomici bir dildir. Örneğin bugün okulu bir işletme, öğretmeni işgücü, öğrenciyi ve veliyi müşteri olarak tanımlayan bir dil esasen Türkce olmaktan çok küreselce bir dildir. Bu dil, özgün anlamıyla Türkçenin yansıttığı değerlere kıyasla Türkçe olmaktan oldukça uzaktır.

Çok haklı ve yerinde bir tespit bu. Bu yüzdendir ki bugün eğitim dilinin Türkçeleştirilmesi elzemdir.

salon_7664251c1c72de37ffd1e110277d2d58.jpeg

Memiş Okuyucu da araştırma verilerinden yola çıkarak durumun vahametini ortaya koyuyor.

Bugün ilköğretim çağında 1.000-1.500, orta öğretim çağında da 1.500-2.000 kelime haznesine sahibiz.

Yükseköğretim çağında ise 3.000 civarında şahsi kelime haznesi/kişisel söz varlığına sahip olan bir kuşakla karşı karşıyayız.

Ancak bu kelimelerin sadece yüzde 10’nunu kullanabiliyorlar. Bugün üniversite mezunlarının 350-400 kelime ile anlaştığı bir ülkede yaşıyoruz.

Örneğin MEB tarafından bir komisyona hazırlatılan 6.Sınıf Türkçe ders kitabında 36 metin üzerinde yapılan bir incelemede öğrencilere sunulan çeşitli kavram sayısı 2534 olarak tespit edilmiş ama çocuklarımızdan ne kadarını bu kelimeleri günlük hayatta kullanabiliyor?

2018 yılında yapılan PISA sınavlarında Türkiye, Okuma becerileri alanında 77 ülke arasında 40. sırada yer almıştı. Anlayacağınız gittikçe Türkçe’den kopuyoruz.

Dr. Ali Özgün Öztürk tam da bu noktada bir tespitte bulunuyor. Ona göre; Latin alfabesinin kabulüyle birlikte gelenekle olan kültürel bağlar kesintiye uğradı. Yeni nesillerin eski kültür dili ile kaleme alınmış eserlerle irtibatı alfabenin değişimi ile iyice zorlaştı.

Bu dönemde yapılan dile müdahale, dil mühendisliği etkileri ve sonuçları bakımından Türkçenin tarihinde başka hiçbir dönemle kıyaslanamayacak ölçüde büyük değişimlere sebep oldu.

Dil devrimi sürecinde Cep Kılavuzları ile eski kelimelerin yerine yeni kelimeler önermek, eski kelimelerin bütün anlam alanının yeni kelimeye aktarılması sonucunu doğurmamıştır. Çünkü anlamda derinlik ve genişlik zamanın ve dilde kullanımın getirdiği bir birikimdir.

Prof. Dr. Namık Açıkgöz de, “Tabiata ve mücerret kavramlara soru sormayan toplumlar modern tabirle “ilkel” kalmış ve tabiata teslim olmuş toplumlardır” diyor. Onlar belki 300-50 kelime ile hayatlarını idame ettirebilirler. Bu tür toplumlar, giderek karmaşıklaşmış ve müşahhas-mücerret pek çok kavram ile kompleks bir hâl almış zamanların problemlerini anlayamazlar ve çözüm üretemezler.

Bunun için, toplumsal bir “sorgulama zihniyeti” oluşturulmalıdır.

Necmettin Evci’nin dediği gibi “Varlığın tökezlediği durumda dil, dilin tökezlediği durumda dimağ, dimağın tökezlediği durumdaysa hayat tökezler.” Bu sebeple acilen dilimize ve anlam değer dünyamıza sahip çıkmalıyız.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement