Tüketim: Bireyin dayanışma kolektivitesi
Başlıkta yer alan kavramların her biri derin tarihsel ve sosyolojik içerikler kadar bugüne kadar gelen ciddi sorunları ihtiva etmektedir. Aslında uzun bir tartışmanın konusu olan sorunu bu kökenlerinden çıkararak çağdaş analizlere doğru getirmek istiyorum.
Modernliğin
sacayaklarından birisi de sekülerleşme ile birlikte bireyselleşmedir.
Rönesans’ta yükselişe geçen hümanizm düşüncesinin son kertede ete kemiğe
bürünmüş bir varoluş biçimi olan birey, tüm bağlarından azade olmuş ve
otonomluğunu ilan etmiştir. Birey bu bağlamda modernlikle birlikte dünyayı
yeniden herhangi bir referansa ihtiyaç duymadan inşa edebileceğine dair
kendisine güvenle öne çıkmaktadır. Özellikle “Tanrı” burada bir referans olma
özelliğini kaybetmektedir.
Birey
kavramının süreç içerisinde bazı sonuçları olmuştur. Bunlardan ilki, tüm
bağlarından azade olunca özgürleşeceği varsayılmış; ancak bugün post/modern
küresel tüketim bağlarıyla yeniden bağlanmıştır. İkincisi de, birey insanları
birbirinden yalıtık bir biçime getirirken yalnızlaşmayı da beslemiştir. Fakat
en önemli sonuç; birey kavramı birbirinden bağımsız öznellikler, talepler,
sübjektiviteleri teşvik etmektedir. Bu teşvik taleplerin çeşitlenmesi kadar
kişiye özelliği de ortaya çıkarmaktadır.
Talep
çeşitlenmesi ve arzuların yükselmesinin yaratacağı temel problem ise tüm
bunları istikrarlı bir toplumsallık içinde tutabilmektir. Doğrusu postmodernlik
bu öznelliği teşvik ederken kaos ve belirsizliği birlikte getirmiştir. Diğer
yandan yukarıda belirtildiği üzere iletişim teknolojisinin gelişmesiyle
bağlantılı olarak insanın yalnızlaşması içinde yaşadığımız sürecin kaçınılmaz
sonucu olarak görünmektedir.
Bireyselleşme
süreci başladığından itibaren erken dönemlerde bir kaygı yaratmıştı. Steven
Lukes’ın anlatımında Saint Simoncular bireyi bir anarşizm ile özdeş
tutmuşlardı. Emile Durkheim ise, bireyin istikrarsızlığı artıracağı endişesinde
idi. Hatta tüm sosyolojisinin esas sorunu; premodern dönemde insanları birarada
tutan din ve gelenek gibi değerlerin “birey” ile birlikte zayıflaması
karşısında birliğin nasıl sağlanacağı şeklinde ifade edilebilir. Hatta Durkheim
analizlerinde bireyi kolektivitenin bir yansıması olarak görerek onun
istikrarsızlaştırıcı ve öznellikle marjinalleştirici boyutlarını tolere
etmişti. Bu açıdan sosyolojinin erken zamanlarında “dayanışma” kavramı ciddi
bir sorunsal olarak öne çıkmıştı.
Bugün öznellik,
çeşitlenen talepler üzerinden birey ile insanları belirli değerler etrafında
toplayarak istikrarsızlığı giderecek dayanışma arasındaki gerilim bugün de
devam etmektedir. Dayanışma giderek eski toplumsallıkların zayıfladığı bu
ortamda bir sorun olarak derinleşmektedir. Öte yandan yeni koşullarda
dayanışmanın nasıl sağlanacağı da ciddi bir sorun olarak görünmektedir.
Tam da bu
noktada “tüketim” kavramı bireylerin öznelliğini ve çeşitliliğini aynı paydada
buluşturma noktasında işlevsel olarak devreye girmektedir. Aslında bireyin
öznelliğindeki çeşitlenmeyi özgürlük şeklinde olumlayan post/modernlik,
gerçekte bu talep çeşitlenmesini karşılayacak bir kolektivite yaratacak imkana
sahip değildir. Bu açıdan talep çeşitlenmesi ve öznellikleri monolitik bir
çerçevede toplama zaruretini hissetmektedir.
İşte tam da bu
noktada iki strateji devreye girmektedir. Birincisi, benzer beğeniler yaratarak
aslında monolitik bir yaşam tarzı oluşturmaktadır; Cafeler, fastfoodlar gibi.
İkincisi de, bu beğenilerin yaratılabilmesi için sanal ekranların içeriklerinin
açık ve örtük şekilde propaganda aracı haline getirilmesi. İşte tüketim tam da
bu benzer beğeniler etrafındaki yaşam tarzları üzerinden istikrara gönderme
yapmak üzere işlevselleştirilmek istenmektedir. İnsanlar tüketim üzerinden
kimliklendirilmeye öykündükçe “dayanışma” sağlanacakmış görüntüsü vermektedir.
Fakat burada yeni
yeni ortaya çıkan iki sorun dikkate alınmalıdır. Birincisi, tüketim nihayetinde bir “güç” işidir ve bugün borçlanmaya
doğru dönüşmüştür. İkincisi de, tüketim aynı zamanda rekabeti de artırmaktadır.
Dolayısıyla “dayanışma” ağlarının bunlar üzerinden sağlanabilmesi zor
görünmektedir.