Dolar (USD)
17.9448
Euro (EUR)
18.2694
Gram Altın
1024.185
BIST 100
2913.3
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

11 Ocak 2022

Tek başına Meryem (2)

Ayşe Şener

Bir önceki Tek Başına: Meryem adlı yazıma devam ediyorum.

İkinci büyük doğumun sahibi olan kadını; ruh a hamile kalan, toplumdan saklı sancılarını çeken ve onu topluma doğuran “mabed çiçeği” Hz. Meryem’i anmaya, anlamaya devam ediyoruz.

Malum kadın insana ne denileceği çok tartışılıyor. Güncelliğini kaybetmemiş olması insanlığın, dünyanın hala bu önemli meselesini bir karara bağlayamamış olduğunu, hala tartışmalı olduğunu gösteriyor.

Çiçek gibi olmak onu nesneleştirmek değil, tertemiz, narin, hoş ve incelikle yetiştirildiği gibi anlamlara gelir. Kadına söylenebilecek özel bir yakıştırmadır. “Kadın kadındır, çiçek senin babandır.” gibi sözlerin, salt tepkiselliğin amaçlandığı sözler olduğunu düşünüyorum. Kadın insan erkek egemenliğini eleştirirken başka bir egemenliği ikame etmeyi değil, Allah, vicdan, adalet artık neyi, neleri sayıyor, yüce tutuyorsa onun önünde eşit ve adil yaşamayı ikame etmeli. Mücadelesi bu yönde olmalı.

Meryem anne’ye gelince o hakiki bir mabet çiçeğiydi. Saf bir anlam ve amaç onun babasından ve Hanne annesinden gelen genleri, toprağı ve en tabi çevresel şartları idi. O pür gaye, pür dikkat yetiştirildi. Bir ihtimam bahçesinde…

Bir insanın dünyaya gelmesi için elzem olan nedenlerden biri eksikti. Fakat kendi başına mükemmel bir sonuca varabildi Meryem… Nedensizlik öyle irade etti çünkü. Sebepler sebebi. Nihai müsebbip…

Tabii ki kıt kafalar bunu kavrayamadı. Alışageldiklerinin dışında her olanı anlamaya çalışmaksızın şerre yormayı sevenler, bilmediğini düşman ilan etme refleksini gösterenler bunu yadırgadı. Bilim yoksunu yobazlık, söz konusu kadın olunca iffetsizliğe yormakta hiç gecikmedi… Olsun. İffetin kaderidir bu. Namusçuluk oynayanların kazasına uğramak. Böyleydi burası. Öteden beri. Namus hep tek kişilik bir suçtu. İlle de bir kadın suçu… Meryem de bu suçu ilahi bir vazife kapsamında işledi. Tek başına anne oldu. Bakireliğinden hiç bir şey yitirmeden. Kendini sırf bu yüzden, yaratılışındaki farkı öne sürerek egemenleştiren, kendisi olmadan ne şunun, ne bunun, soyun dahi sürdürülemeyeceğini sanan erkeğe “sensiz de pekala olur gülüm” denilmiş gibi oldu. Kendini yüceltmene gerek yok cinsiyetinden dolayı. Senden yüce Allah var! Sebepsen sebepliğini, vesile isen vesileliğini bil, kır dizini otur dünya bahçesine. Başını eğ ve bir düşün, denilmiş gibi oldu.

Ve İsa as geldi. Hoş geldi. Tebessüm ve çocuk gülüşü.Onun doğumu tek başına gerçekleşti. Ne olursa olsun kadın insan, böyle ağır bir ödevi tek başına yaşar öyle ya! Çoğunca dışarıda veya artık istenirse doğum odasında olsa bile o sancı, o candan can kopuşu kadın yaşar. Kadın anne olur. O anne olduğu için baba da baba olur.

Doğum ne sık yaşanan, ne göz önü bir mucize! Çeşitleri var. En zoru ve bir ömre uzanan şekli de kendini doğurmak olmalı. Sadece çocuk doğurmak; üretebileceği her güzelliği ortaya koymak, adanmışlığın arka arkaya başka biçimlerle yeniden yeniden var olmaya sürgünlüğü gibi şeyleri de akla getiriyor.

Rahim anne rahmidir en başta. Doğum sonrası yeryüzüne yayılan şefkat, merhamet ve bütün güzel erdemlerle bezeli mütebessim yaşam alanı dışa açılan bir rahim gibidir. Sonra ve yanı sıra insanın, kadının üreteceği rahim; onun beyni olabilir, kalbi olabilir, beden kabı, ruh kabı içindeki her saklı boşluğun dolup taşması, doğurması doğum olabilir… Özveri mesela doğurduğumuz doğurmadığımız her canlıya, başka çocuklara, çiçeklere, hayvancıklara, taşlara gösterdiğimiz sevgi ve emek olarak soyut olarak varlığını gösteren rahimdir.

Biz onun özgün hayatından çok şey alıyoruz. Ancak o çok zorluk çekmiş bir kadındı. Ruhu şaddır. Yine olsun! Meryem annemiz kendini bu zorlu evrede mecburen toplumdan soyutladı. İç sesini daha net duyabilmek için. O’nun ruhu Allah sesinin yankılandığı bir avlu, bir özel saklı oda gibiydi. Daha güçlü inanabilmek, inandığı şeyi daha iyi yapabilmek için bir kenara çekildi. Çünkü dış seslerin duyulması arttığında insanın kendi iç sesiyle iletişimi susar. Bizim için de öyledir. Sen ve ben de iyi ve inandığımız bir şeyi getireceksek dünyaya ve eğer dünya senin, benim getirmek istediğimiz şeye kem bakıyorsa, onları boşvereceğiz. Kendimizi inandığımız hakikate koyuvereceğiz. Bütünüyle dua, özel seslenişler ve derin düşünebilmek için zaman zaman herşeyden uzak duracağız.

En çok ta henüz toplumun, geçim derdine dalmış çoğunlukla, kaynakların hepsi benim olsuncu, geçimsizlik derdine dalmış azınlık anlamayacak seni beni. Ortaya koyduğun yeni, özgün, iddialı düşünceler, fikirleri gidip yalnız çalılıklarda dünyaya getireceksin belki de. Hiç bir yayınevinin basamayacağı aykırı fikirlerin olabilecek. Yutkunacaksın. Veya öyle bir zaman gelecek ki en İslami düşüncelerini yazdığın kitaplarını aniden basmaktan vazgeçen ve bunu, nezaketen yüzüne demeyi dahi lüzum görmeyen, kaba İslamcı yayınevleri bile olabilecek. Tek başınasın unutma. Ama başında Allah var, onu da unutma! Başında bir erkek olması gerekmiyor. O da senin gibi bir kul. Onun başı senin başından üstte değil. Ve başbaşalık her zaman mümkün, her zaman başarılacak bir şey de değil… Kadın ve erkek başa baş bir yarışın iki kurbanı değil. Her biri müstakil, her biri ayrı. İsterler ve bir olabilirlerse biri diğerinin yarısı, ciğerinin yarısı. İstemezlerse saygı ve mesafe ile, dostlukla diğer yarı ciğer yarı olabilirler. Onlar bilirler. Yeter ki başkaları, toplum, ah toplum her şeye gerekmediği kadar karışmamayı bilsin. Haddini…

Meryem annemiz de onlardan/öylesi bir toplumdan uzak tutuyordu kendini. Uzak tutmak; hayata onların dar pencerelerinden bakmamaktı belki de en başta. Çünkü sizin önemsediklerinize düşman kesiliyor kalabalıklar. Çoğu zaman da sizin hiç önemsemediğiniz şeyler, kalabalıklar için ulaşılması gereken, uğruna feda olunması gereken en değerli amaçlar, hedefler olarak görülebiliyor. Sizin merdiveninizin onlar nazarında tepetaklak olduğunu görüyorsunuz. Sizin göğünüzün onlar için yerin dibi sayıldığını… Sizin çıkmak istediğiniz, soluklandığınız derinlikler çokları için havasız ve karanlık…

Anne Meryem, göğü uçsuz bucaksız bir mahkumiyetin, mabedin tutuklusu Meryem’e o yalnızlıkta RUH geldi. Ruh, melek; vahiy, ilahi esin, esini ulaştıran aracı/meleği veya meleki gücü sembolize ediyordu.

Çağları ve dünyayı özverisi, çabası ve direnişiyle sarsmaya devam eden Meryem annemize bakınca, biz ne kadar Meryemiz? Bir “mabette” veya bir adanmışlıkta, toplumdan ayrılmışlık, çekilmişlikte ne kadar tutuklu kalabiliyoruz bıkmadan, sıkılmadan… Ne kadar üretebiliyoruz? Anneliğimiz, kadınlığımız, insanlığımızla bu dünyaya, bu “çalılığa” neler bırakabiliyoruz, gibi sorularla, bu günlük bu kadar diyelim…