12 Ekim 2021

​Şeyh Bedrettin filminin galasından

Aşık Paşazade’nin kendisine dair pek az bilgi verdiği, Lukas’ın da müridi Börklüce Mustafa’nın “peygamberliğini ilan ederek isyan ettiğini” söylediği -ama nasıl oduysa oldu- ilk sosyalistlerden kabul edilen Şeyh Bedrettin’in Hakikat adlı filminin galasındaydım. İçimde; sosyalizm halkçı koca bir dinin ezeli ilkelerinden biri düşüncesini gezdiriyorken zihnim. Sosyalizmin anılmaya başladığı henüz geçen yüzyıl değil miydi ya hu derken bir de… İlk sosyalistten sonra uzun bir boşluk var cümlesini kurarken dış dünyaya, galadaki merhabalaşmalara dönmüştüm bile.

Filmin sanat yönetmenliğini en güzel şekilde yapan, bunun için Edirne’ye doğal bir köy kuran, emek insanı İsmail Doğan’ın ince davetiyle ben de galadaydım. Yalnız bir daha herhangi bir filmi sanat yönetmeninin yanında izlemeyeceğim. Dönemsel filmlerin kendi zamanlarına uygun bir mekan kurgusu ve ayrıntıda mümkün mertebe fire vermemek konusu oldukça zor. Yaptığı tasarımların mekan ve zaman, tarih ve hatta gün oluşunu gördükçe onları nasıl gerçekleştirdiğinin hikayesini fısıltı ile anlatmak istedikçe, filmi bırakıp onu dinlemek istiyorsunuz. Fakat filmi de bırakamamış oluyorsunuz.

Şeyh Bedrettin’in hikâyesi; malum döneme/Osmanlının merkezde siyasi karışıklıklar ve taht kavgaları nedeniyle halkına siyasi ve iktisadi bakımdan çekilmez bir boşluk-bunalım yaşattığı döneme rastlıyor. Sistemin en iyi eğitimini almış, en iyi konumuna getirilmiş olan bir alim/şeyh olarak yukarıda ve aşağıda, sarayda ve sokaktaki hayatları, zulüm ve adalet kıyaslamasıyla bir takım zihinsel kırılmalar yaşayan ve adalet arayan Şeyh, ona bağlananların ezilmişliği ve ekonomik çaresizliklerine, onları ötekileştirmeden ortak bir çözüm sunma çabasıyla öne çıkıyor. Onun Müslüman olması, Sünni geleneğin yetiştirmiş olduğu hocaların hocası olması; böylesine insanca bir tutum sergilemesine ve ilerleyen zamanlarda yoksul ve sahipsiz kalmış halk için kendini, konumunu feda etmesine, hayatından vazgeçmesine engel olmuyor.

Hangi ilmi kökenden, gelenekten gelirse gelsin düşünmeye, sorgulamaya devam eden herkesin tercih edeceği hakça güzergahı takip ediyor. İnandığı doğrulara koşuyor. İnandığı gibi yaşıyor ve ölüyor.

O kendi kavgasına düşmüş egemenlerin oluşturduğu boşlukta halkın tutunacağı bir tutamak olmayı yeğliyor. Onun hakkında yazılmış kitapta onun isyancı olmadığı söylenmiş. Ki kendisinin bu dünyadan çekip giderken “Hakk’a isyan edenin kendisi olmadığını” belirttiği biliniyor.

Kimi tarihçiler ise onun devlete isyan eden ve kendisine adam toplayan bir şeyh olduğu iddiasındalar. Tabi bu durumda “Devletin en yüksek makamında iken, bir kazaskerken, hocaların hocasıyken neden kendisini böyle bir ateşe atsın?” sorusu da zihnimizin darağacında çırılçıplak sallanmaya bırakılıyor.

Tartışmalara devam edile dursun, filmin galasında misafirler yerlerini aldığında filmin başrol oyuncusu, filmdeki Şeyh Bedrettin; sanatçı Suavi, sunucunun kendisini “Şeyh Bedrettin’i canlandıran” şeklinde bir cümle ile sunmasına karşılık “Ben mi onu canlandırdım, o mu bana can verdi bilmiyorum.” şeklinde ince bir cümle kurdu. Yönetmeni Hakan Alak ekip ruhunu vurguladı ve “Daha iyi yapabilirdik ancak elimizden bu geldi.” şeklinde yapabildiklerine nazaran mütevazi bir açıklamada bulundu.

Herhangi bir sanat eserini, mesela bir sinemayı ortaya koyan iradenin hayata bakışının o esere yansıması, hatta bilinçle yansıtılması kadar tabii bir şey olamaz. Tabii olmayan şey, belki sadece bu yansıtmanın dozundaki ölçüsüzlük olabilir. Bu filme dair eleştirilebilecek şey ise filmde – incelik yapıp ad vermeyeceğim- bir mezhebin veya diyelim ki politize olmuş müstakil dini algının bütün filmi kaplaması ve seçtiklerinden başka hiçbir dini algı ve yorumu filme almamış, hatta hiç sızdırmamaya özen gösterilmiş olmasıydı. “Birileri” hiç yoktu filmde. Kapı dışarı, o dönemsellikte dahi zamandışarı, mekandışarı edilmişlerdi.

Tarihi yanıltma veya yeniden tarih yazma-çekme konusu ise başka bir şey. Bunu tarihçiler fakat elbette – eğer varsa- tarafsız tarihçiler yapacaktır. Fakat bu konuda beni acı acı gülümseten tarihçi yorumlarından birini aktarmadan geçemeyeceğim: “O da kabul etti isyancı olduğunu. Kendi idamını kendisi mühürledi. Hem Osmanlı onun kitaplarını okutmaya devam etti.”

Sinematografisi keyifli olan filmin, kurgusal bakımdan ilk yarısına olmasa da, ilk üçte birine dek bağlantıyı kuramamış olsak ta sonraları, en çok ta şeyhin yetiştiği geleneği temsil eden etnik köken, özellikle Sünniler hariç pek çok farklı etnik kökenin isyanda birleştiği ve sonuçta müridi oldukları şeyhle beraber öldürüldükleri sahnelere tanık olduk. Çıkışta filmde daha fazla Alevi kökene dair işaret beklentisi olan ve bundan şikayet eden bir kişinin eleştirisine, arkadaşım beni işaret ederek “Fakat Sünniler de var. Biraz da onları düşünelim.” Diyerek takılması ilginçti. Her ne kadar ne Hz. Peygamber Sünnî, ne Hz. Ali Alevîdir, bense sadece Müslümanım desem de… Açıkçası bazen ortam, o kadar dinci ve mezhepciydi ki kendimi pek mezhepsiz ve din-ci-siz hissettim desem ileri gitmiş olmam.

Her şey bir yana önemli şahsiyetlerin din, mezhep ve ideolojilerce çekiştirilmesi geleneği tüm hızıyla devam ediyor. Her kesim onun hak davasının etrafında kendi algısını-sapmalarını sorgulayacak ve değişip gelişecekken birbirinin katılıp kalmış algısını sorgulamak, yakıp yıkmak için paravan olarak kullanıyor. Büyük şahsiyetler birleştirici değil ayrıştırıcı olarak kullanılıyor.

Son olarak “Yârin yanağından gayri her şeyin paylaşılması gerektiği” mottosunu diline pelesenk etmiş her kes-im-in artık bağlandığı bir yâri olmadığı için o yanağı da paylaştığını yazsam mı yazmasam mı diye düşünüyorum bakalım. Hatta diğer herşey paylaşılmıyor da bir tek o mu paylaşılıyor desem ileri gitmis olurum.

Yoksa bu cümleyi silmemiş miyim? Siz beni yazmamış kabul edin. Yaşananı… 

 

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement