15 Eylül 2021

Sahhaflar ve sahifeler (ı)

Ömrümün hâsılı rûhum gibidir iş bu kitâb

                                               (Lâedri)

 

Kitap: İstikbale yollanan mektup, meçhule açılan kapı, tılsımlı bir saray ve mumyalanmış bir tefekkürdür, der Cemil Meriç. Kadim zamanların büyük dehalarının yolladığı bu kıymetli mektuplar, her zaman ve zeminde bir alıcı bulmuştur muhakkak. Bu nadir eserlerin elimize ulaşmasında bize aracılık edenler zamanla en eski ve kadim mesleklerden biri haline gelmiştir: Sahhaflar/kitapçılar…   

Fatih devri ulemasından Molla Hüsrev’in kendi el yazısı ile kaleme aldığı bir eserinin altmış bin akçeye satılmış olması, o devirde yazma esere verilen önemi ifade etmektedir. Yine Kanuni zamanında Nakkaşhaneden birçok güzide sanatkâr yetişmiştir. Kitaplar, yazı, tezhip ve minyatürle süslenerek, büyük bir tekâmül geçirmiş, bu arada birçok şaheser ortaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz kitap merakının artması birçok sanatkârların yetişmesine de vesile olmuştur. Devlet adamları konaklarında kütüphaneler vücuda getirerek, nadide eserleri toplarken küçük de olsa tefekkür sahibi her insanın evinde bir kütüphane bulundurması bir âdet haline gelmiştir. Böylece kitap sevgisi, bizde kadim zamanlardan kalma bir geleneğe dönüşüvermiştir denilebilir. İlim adamına karşı saygı gösteren aziz milletimiz, kitaba karşı da aynı hürmeti beslemiştir. Yazının muhtevası ne olursa olsun sokakta tesadüf edilen yazılı bir sayfanın ayak altına alınması günah sayılmış ve yerden kaldırılıp ya yakılmış ya da bir ağacın kovuğuna bırakılmıştır.

Eski Yunanlılarda olduğu gibi şark ilminin merkezlerinden olan Bağdat, Şam, Halep, Endülüs, Buhara’da birçok sahaf, bu mesleği yükseltmek için çabalamışlardır. İstanbul’da sahhafların muayyen bir yerde yerleşmesi, Fatih devrine rastlar. Üç dört asır evvel İstanbul’da yapılan bir sayımdan 50 kadar sahaf dükkânı, 300 kadar da kitapçı esnafı bulunduğunu öğreniyoruz.

Gürlek Hoca’nın bir kitabında kitaplara adanmış ömürlerden birinin vasiyeti hayli dikkatimi çekmişti. Kitaplarının nerede, hangi sahhafın riyaseti altında satılacağına ve kitaplarının kimlere satılmaması gerektiğine kadar bilgiler yer almaktaydı bu vasiyette: Aşağıda sayacağım yerlerde ve kimselerde kitaplarım vardır. Onlar Sahhaflar Çarşısında Şeyh Hacı Muzaffer Efendi’nin riyaseti altında mezatta satılsın. Mezada Arslan Kaynardağ adlı kitapçıyı sokmayın. Çünkü aldığı kitapları ecnebiye satar. Evlad-ı vatan bu kitaplardan mahrum kalırlar. Aşağıdaki listedeki kitaplarım hayli para tutar. Bu para ile hemen techiz ve tekfin görülsün. Edirnekapı Mezarlığı’nda Ahmet Naim ile Muallim Cevdet Bey’in kabirleri yakınında bir mezar satın alınsın”

            Derdi sadece ticaret olmayan merhum sahhafın hassasiyeti gerçekten dikkat çekicidir ki bazı kitapçılara kitaplarının satılmamasını vasiyyet buyurmuştur. İstisnalar bir kenara bırakılırsa günümüz sahhaflarının durumu da içler acısı değil midir ki? Başta İstanbul sahhafları olmak üzere bir vesile ile gittiğim şehirlerin sahhaflarını ziyaret eder, hele gerçek bir sahhaf ise onlarla hasbihale tutuşurum. Kitap sohbeti kadar ruha ferahlık, zekaya kıvraklık ve kalbe huzur veren sohbet pek azdır. Görüşmüş olduğum sahhafların bazılarının kitaplarından ilgimi çekenleri alıp bu kitaplar üzerine konuşmak istediğimde, bir de bu kitaplar Arap harfleri ile yazılmış Osmanlıca metinler ise kitap hakkında konuşmayı bırakın çoğu zaman bu kitapçıların! kitabın adını dahi telaffuz etmede sıkıntı yaşadıklarını gördüm. Kısa bir konuşmadan sonra kitabın fiyatını sorduğumda hemen bilgisayarın tuşlarına dokunup “hele bir google”a sorayım bize ne fiyat verecek, der. Ya da daha önceden sanal mezatlarda verilen fiyatlara yakın bir fiyatı yazıp kitabın bir köşesine yapıştırmış olduklarını görürüm. Neden bu kitabı belirlenen fiyata sattığını ise kendisi dahi bilemez. Hemşerimiz Ali Emîrî Efendi, muhtelif yazılarında kültürel mirasa sahip olunmamasını, bir kısmı da yazma olan eserlerin talan edilircesine memleketten çıkarılmasını şiddetle eleştirir. Batılı koleksiyonerlerin kol gezdiği bir ortamda, ilgili kurumların gereken önlemleri almak bir tarafa Dîvânu Lügâti’t-Türk örneğinde olduğu gibi bu yönde bir şuura ve yetkinliğe sahip olmamasının, İstanbul’un adeta bir yazma eser çarşısı hâline gelmesine, bu yolla başta minyatürlü eserler olmak üzere birçok kıymetli yazmanın yurt dışına çıkarılmasına sebep olduğunu ifade etmektedir. Yâ Kebîkeç!

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement