15 Eylül 2021

Öz Yurdunda Garip!

Necip Fazıl çok da haksız değilmiş. Gerçekten de bu toprakların gerçek sahipleri öz yurtlarında garip yaşamakta, hatta parya muamelesi görmektedirler. Üstelik bu yeni bir durum da değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri ne yazık ki bu böyledir. Kurtuluş savaşında bütün kısıtlı imkânlara rağmen vatanını, ırzını, yurdunu, ailesini ve dinini muhafaza etmek için canını dişine takarak kadınıyla erkeğiyle mücadele eden Anadolu insanı sonraki süreçlerde öz yurdunda garip hale getirilmiştir.

Milli mücadele sonrasında ülkedeki iktidar aygıtını ele geçiren bir takım kadrolar üniversitede, bürokraside, basında, siyasette ve iş dünyasında belirlenmiş köşe başlarını tutmuşlar, Hasolar, Memolar olarak gördükleri Anadolu çocuklarının etkili yerlere gelmemesi için ellerinden geleni yapmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk etnisitesi temeline dayalı, Sünni İslam’ı merkeze alan bir anlayışla kurulmuş ancak her ne sebepten ise bu iki kimlik sadece nüfus cüzdanlarında taşınan birer ibare olarak kalmıştır. Müslümanlık ve Türklük hedef alınarak her türlü kültürel ve dini yozlaşmanın, yabancılaşmanın önü açılmış, bir zamanlar ülke topraklarını işgal eden emperyalistlerin kültürel, hukuki, dini ve siyasi anlayışları bu ülkenin hukuk düzeninin ve sosyal yapısının temel değerleri haline getirilmiştir. Belki de dünyanın hiçbir yerinde buna benzer bir örneğe rastlamak mümkün değildir.

Köken itibariyle Türk ve Müslüman olmayan kadroların hareket kaynağı olan batılı normlar bütün topluma yukarıdancı bir söylemle dayatılmış, jakoben bir anlayışla toplumun örf, anane, kültür ve dil kodları ciddi şekilde tahrip edilmiştir. Üstelik bu sürece özünde Anadolu mayası bulunan ancak sonradan beyni işgal edilmiş, kendi topraklarının değerlerine yabancılaşmış kafalar da bu sürecin gönüllü hizmetçileri olmuşlardır.

Müslüman Türklerin elinde kalan son toprak parçasında ülkenin kurtuluşu için mücadele veren sıradan Anadolu insanı bu süreçte alabildiğine aşağılanmış, değerleri ayaklar altına alınmış, diniyle, diliyle, giyimiyle, kuşamıyla kısacası kendisini var eden her türlü değerle alay edilmiştir. Sadece alay edilmekle kalmamış, kanun ve asker gücüyle bu zorbalık desteklenmiş, Anadolu insanının ülkenin geleceğinde söz sahibi olması engellenmiştir.

Bugün de durum çok farklı değildir. Ülkenin iktisadi yapısında söz sahibi olan ve ülkedeki zenginliğin büyük bir kısmını kendi arasında paylaşan azınlık, bürokraside kilit noktaları ellerinde tutan seçkinci-elitist kadrolar, kültür ve sanat dünyasının patronu olan anlayış, basın dünyasının ve akademinin bir kısmı hala aynı tavrı sürdürmekte, kendilerini ülkenin gerçek sahipleri olarak görmekte, günden güne toplumla kavgalı bir düşünce ve yaşam biçimini gerek basın yayın yoluyla gerekse kapalı kapılar ardındaki karanlık merkezlerde dayatmaya devam etmektedirler.

Seçim yoluyla iş başı yapan hükümetlerin toplumla barışık durmaları, toplumun kendisinden bildiği kadroları iktidara taşıması, sandıktan muhafazakâr, dindar siyasetçilerin başarıyla çıkmış olması yukarıda çizdiğimiz tabloyu çok fazla değiştirmemektedir. Tabloda kullanılan boya ve tuval başkaları tarafından temin edildiğinden tabloya çizilen resmin ne olduğunun pek fazla ehemmiyeti olmasa gerektir. Kısacası iktidarda kimlerin ya da hangi görüşün olduğunun çok fazla bir önemi olmamakta, kurulu düzen ve kurucu felsefe her halükârda statükosunu korumaya devam etmektedir.

Türkiye’nin temel meselesi dışarıdaki düşmanların planları karşısında ne yapılacağının ortaya konulması değil, temel sorun içerideki düşmanların, içerideki işbirlikçilerin, içerideki hainlerin, içerideki yabancıların bu ülkeye verdikleri zararın enine boyuna tartışılması ve imkân nispetinde önlerinin alınmasıdır. Esas mücadele içeridedir. Bu ülkenin köşe başlarını uzun zamandır ellerinde tutanlar iktidar gücünü seçilmişlerle paylaşmak istememekte, var güçleriyle direnmektedirler. Sandıkla iktidara gelen ama bir türlü gerçek anlamda muktedir olamayan siyasi kadrolar ise pes etmemeli, gerçek gündemlerinden sapmamalı, kısacası mal-makam davasına düşerek bölünüp parçalanmamalı, geçici dünya menfaatlerine aldanarak toplumun temel beklentileri karşısında zafiyet içerisine düşmemelidirler.

Halkın kendi elleriyle seçtiği ve iktidara taşıdığı kadrolar istikameti şaşırır ve gaflete dalarsa bunun bedeli çok ağır olur. Elinizde bulunan nimetler birer birer başkalarının eline geçer ve bir anda en korkunç silahlara dönüşerek namlular tekrar toplumun üzerine doğrulur. Allah muhafaza bunun hesabını ise ne dünyada ne ahirette hiç kimse veremez. Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Şimdi uyanma ve kendini sıygaya çekme, silkinme zamanıdır. Aksi taktirde iş işten geçmiş olacaktır. Bizden hatırlatması!

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement