Dolar (USD)
17.9331
Euro (EUR)
18.4099
Gram Altın
1039.38
BIST 100
2864.25
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE


Okuma aşkına

Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;

Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

M.Akif Ersoy

Zekamızın tavırlarını efendileştirmek için okumalıyız, der Cemil Meriç. Okuyanlar, edebiyat dünyasının en ağır işçileridir. Fikir işçileri. Kitaplar, gizemli saraylardır. Bu saraya girenler, hayallerindeki hayatı ararlar, realitenin hayatın kendisi değil; kitaplarda saklı olan hayat olduğunu düşünürler. Haşim de bunu yapmamış mıydı şiirlerinde. “O Belde” şiirinde kaçıp gizlenmek istediği hayat, hayalini kurduğu mısralar arasındaki hayat değil miydi? Kimi okuyucu insanların alınyazılarını öğrenmek ister; kimisi filozofların ya da şairlerin eserlerinde kendi ruhunun yankılarını arar. Biri için kitap, kendi içine dönmekse; öteki için, ondan uzaklaşmaktır; yaşanmış bir hayatı canlandıran biyografilerden tat ve zevk almak isteyenlerin yanında şairce bir hayatı keşfetmek, derin düşleri tanımak isteyenler de vardır.

Yaşadığımız devrin şartları içinde didişme ile geçen günlük hayat, insanların tüm gücünü tüketiyor ve ona sindire sindire kitap okuyacak vakit bırakmıyor. Görme-işitme duyularına hitap eden sinema, televizyon, radyo ve internetin de bundaki etkisini yabana atmamak lâzım. İletişim araçları aile arasında yüksek sesle kitap okuma geleneğini de hemen hemen ortadan kaldırdı.

Biz okurken sadece kelimeleri değil kendimizi de okuruz. “Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır” diyen Montaigne, bizlere hangi hakikati ifşa ediyordu acaba? Yazmaya başlamadan önce düşünmeyi öğrenmek gerekiyor. Düşünmeyi öğrenmenin en etkili yolu ise okumaktır. Peki, nasıl okumak? Biz okurken hoş bir manzarayı izler gibi pasif, dalgın ve teslim olmuş bir tavır takınamayız. Zihin aktif, gönül dingin ve hazır olmalıdır. Okuduklarımız bizi gerçekten beslemelidir, aksi halde rast gele okumalar zihnimizi bilginin yağıyla şişmanlatır. Bu ise bize faydadan ziyade zarar verir. Dingin bir zeka dolgun bir kafadan her zaman daha iyidir. Çünkü okurken biz başka birinin zihin sürecini de takip ederiz. Proust: “Okuma zihni hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak.” Doğru. Okunan şeyler ancak derin bir düşünce ile hazmedilir.

M. Yaşar Arslan, “Bir kitapla belki hayat değiştirilemeyebilir; fakat zamanla hayat okumaya dönüştürülebilir” derken yaşamın okurken nasıl kitaplaştığını da ima eder gibidir. Necip Fazıl “Hasta olsam, ilacım, çorbam, sütüm o kitap/ Suda mantarım, gökte paraşütüm, o kitap” mısraları ile kitabın nasıl hayatın merkezinde yer aldığını fısıldar. Ya Horatious’a ne demeli? Çılgın bir kitap dostu. O aç kalmayı buğday ekilen tarlalarla değil, kitap ekilen beyinlerle önlemeyi salık veren biridir: “Elimde olsaydı her karış toprağa, buğday eker gibi kitap ekerdim” der. Peyami Safa ise, okuma aşkının zirvelerinden bize iki seçenek sunar: “Ya kitap, ya ölüm! Beğen, beğendiğini al.”

Hemşehrim Ali Emîrî Efendi’yi de bu yazımızda anmadan geçmem doğru olmaz. Okuma olmadan, bilgiden beslenmeden geçen hayatın intiharla eşdeğer olduğunu salık veriyor bize. O, Ehâr-ı Hakîkat, adlı eserinde “gençliğini ilimle geçirmeyen, geleceğinin manevi katilidir” der. 2000 yıl öncesinde Ovidius da benzer bir hakikati dile getirmemiş miydi? "Gençlerini kitapla beslemeyen toplumların sonu acıdır."

Velhasıl-ı kelam, uzun zamandır, bîgânesi olduğumuz okuma aşkının tekrar dîvânesi olmamız gerekmez mi?