15 Eylül 2021

O coğrafyadan bu asırdan sesleniyorum…

 

Garip şeyler oluyor. Çok acayip dönemlerden geçiyoruz. Hayatın bu biçim karmaşık olduğu başka dönemler olmuş muydu. Ölümün bu kadar ucuz olduğu, ölümün bu biçim umursanmadığı, ölüm üzerine tefekkür edilmeyen başka asır olmuş muydu bu kadar, düşünmeden edemiyorum. Çok garip işler dönüyor. İnsan, insani melekelerini komple yitirmiş gibi. Son dönemlerin popüler endişesi olan ‘‘insan bedenine çip yerleştirme’’ konusu sanki bu çip insanın ruhuna yerleştirilmiş gibi. İnsanın bu kadar duygusuz oluşu neydendir. Ya şu gamsızlık, ya şu arsızlık, aklım almıyor. İnsanın bu biçim manasını yitirmesini neye bağlıyorsunuz.

Çok garip dönemlerden geçiyoruz. Kalp var, gönül metruk. İnsan var, insaniyet mahpus. Aşk varken nasıl maddeden bahsedebiliyoruz. Ellisini, altmışını deviren insanın daha yeni yeniden dünyaya köle oluşunu neyle açıklayabilirsiniz. Tamam madde lazım, maddeyi tanrı ilan etmek de neyin nesi. Adı konulmamış bir putperestlik yaşıyor çağ. Hedonizmin çirkinliğini modern anlayış olarak algılayan şu çürümüşlüğe tükürmeyen suratların siretine şaşıyorum. Tımarhaneye dönen şu dünya hala kimin hatırına dönmekte. Alın terinin bu kadar kıymet görmediği bu asra, kozmetik suratların hükmüne, plastik güllerin ederine ve daha nice gulyabani ilkelerin kutsi umde sayılışına akıl erilir gibi değil.

Aşkın tabuta konulup cesetleştirilişine ne diyeceksiniz. Güzel sözcüklerin kâr etmediği, kelamın gönül tınısına dokunmadığı, serin gecelerdeki yıldızların altında huzur getiren o günleri kimsenin aramayışına da şaşmalı. Sorun da şu ya: hayret melekesini yitirmiş insan. Tefekkür kanserine yakalanmış insan. Düşünce ilmini kaybetmiş yitirmiş, insan akleden kalbini yitirmiş.

Garip acılar biriktiriyorum. Yâdında bu biçim acılar tutan var mıydı, çeyiz sandığı niyetine sandıklarda garip acılar toplayan el yazması tümceleri alın yazısı niyetine biriktiriyorum. Öyle bir coğrafya ki, sadece acısı için gelip rahleye oturup, acılar rahlesinde ilim tedris etmeli. Öyle bir coğrafya ki, gece yok ki göğüs kafesindeki coğrafyada yıldızlar harbe tutuşmamış olsun. Öyle bir coğrafya ki, bakışlar bile şifa, dermanı asırlar kadar uzak ve dermanı iki çift kelam… Gel ben sana coğrafyayı anlatayım. Toplanmış ümitler dağını anlatayım, dağına yıldızlar toplanmış, her şeye rağmen yıldızlar raksını anlatayım. Tarih kadar acılar biriktiren şu kısacık ömrün ilhamından haberler vereyim. Sırların sırrıyla nikâhlanan ömürler anlatayım.

Bir kadının gözlerine çekilen sürmenin ömrüne çekilen bir yas hattı olduğunu anlatayım. Babaların kamburlaşan sırtından sana sırlar vereyim mi. Ay’a özenen gençlik heveslerinin cehennem çukuruna dönüşünü hangi vicdan kabul edebilirdi ki.

Gel ben sana şu son demi anlatayım. Güneş gözlü dilberlerin, ay yüzlü âşıkların çürümüş heveslerini bildireyim. Geceler boyu yatağını musalla edip hüngür hüngür ümitleri tükenmişleri fısıldayayım.

Sana tarihin en esrarengiz coğrafyasından sesleniyorum. Gün olur aşka bedel bir coğrafyanın sırlarından sihrinden bildiriyorum. En mistik hayatların keder bürünmüş kaderinden bahsediyorum. Sana, tuzlu terin yaraya yaklaşmış kadrajından haberler nakşediyorum. Görmem mi sandın gözlerinin ötesini. Görmem mi sandın gönlünün o tarif edilememiş kederini. Sana o coğrafyadan bu asırdan sesleniyorum. Terk edilmiş bütün güzelliklerin yeniden inşasından sesleniyorum. Aşk için koşturan o acemi âşıkların samimi ifşasından bahsediyorum. Gönlün etrafını çepeçevre saran o dikenli coğrafyanın ortasındaki ışıl ışıl o gülün ta yanından sana sesleniyorum.

İnsanın o en zor hâli olan bu asrın esaretine, garip acılar taşıyan şu asrın bu son hâline hayretler olsun. İnsanın bedenine ‘çip’ yerleşti diyelim, ya insanın ruhuna yerleştirilen ne, aklına sızan kim, gönlünü perişan eden ne kim… Garip işler oluyor, ilginç şeyler dönüyor şu son çıkmazında dünyanın…

 

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement