Dolar (USD)
17.9366
Euro (EUR)
18.3572
Gram Altın
1034.09
BIST 100
2785.16
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

14 Temmuz 2020

Muhafazakârlaştıkça kaybettiklerimiz…

Kendinizi hiç muhafazakâr olarak tanımladınız mı? Ya da hayatınız boyunca neleri muhafaza etmeye çalıştınız? Çocuğunuzu, eşinizi, işinizi, malınızı? Peki ya dininizi? Sahibinin Allah olduğuna inandığınız dininizi kimlerden ve nelerden muhafaza etmeye çalıştınız mesela?

Muhafazakârlık!!!

Bu kavram hayatımıza ne zaman, nasıl girdi bilmem, ama düşüncem o ki gözümüzün nuru Peygamberimiz muhafazakâr bir insan değildi. Bırakın muhafazakâr olmayı atalarının dinlerini muhafaza edenler ile mücadelesi bildiğin devrimciliğin ta kendisiydi.

Bu cümleden sonra kiminizin “yahu bu adam ne diyor” diye durakladığınıza eminim…

Tarihte muhafaza edilen ve savunma pozisyonunda olan her kurum ve yapı genelde çok kısa süre içinde kaybolup gitmiş veya değişime uğramıştır. Zira en zor mücadele tarzı savunmada kalmaktır. Aynı şeyleri tekrar etmekten bitkin düşer ve eninde sonunda savunduğu, sakındığı göze çöp gelir ve batar.

Fransız ihtilali ile ortaya çıkan bir kavram denir muhafazakârlık için. Orta çağda kilise Hristiyanlığı eliyle oluşturulan baskı ortamı ile beraber bilime karşı gösterilen katı tutum ile ortaya çıkmış, Rönesans ile tahtları sarsılmış, Fransız ihtilali ile güçlerini kaybetmiş bir toplum tabakası... tutucular ya da modern adı ile muhafazakârlar.

Muhafazakârlık! Kulağınıza hoş geliyor mu bilmem? Duyduğumdan beri sevmedim ben nedense.

Peki ya devrimcilik, kulağa ne hoş geliyor değil mi?

Gerileyişimiz, özgüvensizliğimiz belki de bu kelime oyunları içinde gizli. Kim bilir?

Gücü ellerinde bulundurmak için halka nefes aldırmayan ve her türlü bilimsel yeniliğe karşı duran kilise Hristiyanlığının katı ve tutucu pozisyonunu tarif etmek için kullanılan muhafazakârlık nasıl girdi bizim sözlüğümüze çok merak ediyorum.

90 yaşında İstanbul surları dibinde vefat eden Eyüp Sultan bir muhafazakâr mıydı, yoksa o yaşa kadar idealleri peşinden koşan bir akıncı mı?

Halbuki;

Daha 20 ‘li yaşlarda padişah olmuş Fatih Sultan Mehmet, tüm imkânlar ayağına serilmişken bunları kaybetmek pahasına “Ey İstanbul! Ya sen beni alırsın, ya ben seni” diyerek çağ kapatıp çağ açan o komutan, muhafazakâr mıydı yoksa hedefe kitlenmiş bir entelektüel mi?

Tüm hayatını Kudüs’teki haçlı egemenliğini bitirmek gayesiyle yaşayan Selahattin Eyyubi muhafazakâr mıydı yoksa muzaffer mi?

Peki, son dönem askeri başarılarımızdaki tartışılmaz katkının sahibi SİHA geliştirme ekibinin lideri Selçuk Bayraktar muhafazakâr mıdır yoksa idealleri için yaşayan dindar bir genç mi?

Peki ya ülkenin son 25 yıllık tarihinin en başarılı siyasetçisi Recep Tayyip Erdoğan muhafazakâr mıdır yoksa seven, sevmeyen herkesin “Sessiz devrim yaptı” diye nitelendirdiği devrimci bir lider mi?

İçinde bulunduğu durumla yetinen ve bunu muhafaza etmekten ötesine gidemeyen başarılı hiçbir akım gösteremezsiniz insanlık tarihinde.

Cennette sonsuz nimetler içinde muhafaza edilen elmanın yenmesi gibi, muhafazakârlık korumacı bir yaklaşım benimseyerek kaybetmeyi peşin değil ama vadeli olarak kabul etmektir.

İşin kötü tarafı ise, siyasi olarak geleneklerine bağlı ve değişime kapalı olanlar için kullanılan muhafazakârlık terimi ne yazık ki son dönem dindarlık kavramının yerine kullanılmaya başlandı.

Örneğin beş vakit namazında niyazında birisi ‘’affedersiniz biraz muhafazakâr sayılırım’’ diye başlayabiliyor cümleye…

Muhafazakârlık oyunları içinde özgüven testine muhtaç bizler, yeni nesil bizi neden anlamıyor diye yakınıyor, veryansın ediyoruz değil mi?

Evet, bu sorunun birçok cevabı, herkes için farklı bakış açısı vardır elbette, lakin hakikat şudur; Gençler muhafaza edilen değil heyecanlandıran, kanlarında ki adrenalini yükselten bir inanç, bir dava istiyorlar. Muhafazakâr olan müşrikler Mekke’nin sıcağında öğlen uykusunda iken Erkam bin Erkam ’ın evinde toplanan gençlerin heyecanı gibi…

Hz. İbrahim’in gece putları yıkıp gündüz “balta hangi putun boynunda o yıkmıştır” dediği gibi…

Anne, babalarının yaşadıkları din onlara bu heyecanı vermediği için gençler farklı heyecanlar peşinde savrulup duruyorlar ne yazık ki.

Şimdi bayrağı düşürdüğümüz yerde arama zamanı.

Muhafazakâr değil akıncı, pısırık değil özgüven sahibi, sinmiş değil heyecanlı, korkak değil cesaretli, bölük pörçük değil bir ve iri…

Uzun lafın kısası; temel sorun gençlerde değil muhafaza etmeye çalışırken mevzilerimizi tek tek kaybedip akınlar yapmayı unutan, muhafazakârlaştıkça kaybetmeye mahkûm olan bizlerde.

Özgüvenle, inançla, aşkla yürü bakalım gençler nasıl yürüyecek arkandan…

Yazıyı bu şekilde noktalayıp göndereceğim gün Ayasofya müjdesini duymak nasip oldu. Heyecan dönemi başlıyor çok şükür, sonraki yazımızın konusu şimdiden belli oldu…