Dolar (USD)
18.811
Euro (EUR)
20.4964
Gram Altın
1164.218
BIST 100
5118.69
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

31 Mart 2022

​Modernleşme kuramına dair

İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan uluslararası güç dengeleri iki kutuplu dünya olarak bilinen soğuk savaş düzeyine göre şekil aldı. Bu şekil alış, bilindiği üzere farklı dış politika anlayışlarına ve farklı sosyolojik okumalara da zemin hazırladı. Herkesin malumudur ki, modernleşme olgusu bu okuma zeminine ait bir gerçeklik olmakla birlikte, bu zaman diliminden çok önce başlamış olup, iliklerimize kadar hissettiğimiz, yaşadığımız ve çok zor kaçabileceğimiz sosyolojik, teknolojik, psikolojik bir süreçtir.

Psikolojik süreç olmasının sebebi ise, kendine göre ruhsal bir dayatma gücü olmasındandır. Geleneksel toplumların yaşamına ait her unsur modernleşme ile birlikte başka bir gerçekliğe doğru evrildiğinde, bu sürecin bireyde oluşturduğu ruhsal gel gitler hafife alınmayacak niteliklerde kendini gösterir. Bunu herkes kendince yaşar ama herkes göremez.

Genel olarak entelektüellerin mutabık kaldığı modernleşme tanımına göre her endüstriyel, tarımsal, teknolojik, ekolojik değişimlere endeksli hayat tarzının ve düşünme biçimlerinin kendisi modernleşmeyi ifade eder. Ama bu durum meselenin sadece bir yüzüdür. Meselenin asıl yüzü modernleşmenin itici modelinin hangi ülke veya ülkeler olduğunu ve bunun bağımlılık ilişkisiyle orantısal seviyesidir.

Özellikle az gelişmiş diye tarif edilen ülkelerin modernleşme potansiyelinin kimin hangi çıkarına ve ne ölçekte hizmet ettiği gerçeği üzerinde ısrarla durulması gereken bir sorunsaldır. İkinci dünya savaşından önce genellikle batının temsil ettiği modernleşme modelleri savaş sonrasında Batı adına ABDnin öncülüğünde ilerleyen bir süreç konumuna doğru ivme kazandı. Belirli tüketim alışkanlıkları ve belirli kriterlerle bir ülkenin modernleşme kat sayısı kategorize edilerek uluslararası siyaset adına bir konum çerçevesi belirlendi.

Her boyutuyla modernleşme elbette pratik açıdan değerleri, inançları, siyaset yapma biçimlerini ve gündelik gerçekliğimizi etkilemek ile birlikte, uluslararası siyaset açısından bazı teorik imkanlara da yeşil ışık yaktı. Bu teorik imkanları dünya uluslarını tarihe entegre etmek misyonu ve modernleşmeyi transfer etmek bahanesiyle belirli devletler bazı ulusları manipüle ederek ve kendi emperyal çıkarlarını örterek hayata geçirdi.

Modernleşme maalesef bir aparata dönüştü. Gerçek olan şudur ki, yaşadığımız çağ bütün gerçekliğiyle modernleşmenin küreselleştiği bir çağdır. Biz Müslümanlar kabul edelim ya da etmeyelim modernleşme ile inançlarımız ve değerlerimiz ölçeğinde yüzleşip çareler ve cevaplar bulmak zorundayız. Tarihte var olmamızın başka bir yolu yoktur.

Şahsım açısından bir dönem üzerinde düşündüğüm modernleşme teorilerini tekrar zihinsel gündemime aldığımda eski okumalarıma geri dönme ihtiyacını hissettim. Okuduğum kitapları ve aldığım notlarımı biraz kurcaladığım da ilk farkettiklerimin arasında Fahrettin Altunun Modernleşme Kuramı” adlı çalışması (kitabı) oldu. Kitabın daha önce altını çizdiğim yerlerine şöyle bir göz gezdirdiğim de kitabı tekrar okumaya karar verdim.

İnsanın bir kitabı aradan belirli bir vakit geçince daha iyi anladığına kitabı yeniden okuyunca farkettim. Yazarın yaptığı entelektüel tarifler, bilgisel tasnifler ve konuları alt başlıklar halinde ele alış tarzı bende yeni zihinsel çerçeveler açtı. Hem kuramsal betimlemeler hem de yeri geldiğinde tarihsel örnekler zihnimdeki bazı problemleri çok boyutlu görmemi sağladı.

Ne modernleşme sorunu bir çırpıda anlatılacak ve bir gazetedeki köşe yazısına sığacak niteliktedir. Ne de ben Fahrettin Altunun bu değerli kitabını köşem de hakkıyla analiz edebilecek konumdayım. En iyisi mi konuyla ilgililere naçizane kitabı tavsiye etmekten başka şahsıma bir yol kalmıyor.

İlgililere kitaptan istifade etmeler ümidiyle…