Dolar (USD)
17.9331
Euro (EUR)
18.4099
Gram Altın
1039.38
BIST 100
2864.25
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

04 Temmuz 2022

Mefkûrede Tevhid-i Tedrisat

“Milli Eğitim Sistemi” içinde 3 tane sorun var: 1.Milli Değil, 2.Eğitim vermiyor, 3.Sitemi yok. Biz ancak, bu 3 sorunu çözen bir sistem kurarsak önümüzdeki yüzyıla güven içinde bakabiliriz. Mevcut eğitim sistemindeki sorunlardan sisteme ilişkin bazılarına değineceğiz.

Ülkemizde dini eğitim kurumlarının kaldırılması 3.3.1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile yapılmıştır. Bu kanun ile medrese eğitimi ve dini okullar sona erdirilmiş, yerine milli eğitime bağlı okullar getirilerek milli eğitim sisteminin tek bir hedefe/mefkûreye odaklanması amaçlanmıştı. Ancak, şimdi Milli Eğitim Mevzuatının ve sistemin işleyişinin “Mefkûrede Tevhid-i Tedrisat” esasıyla yenilenmesi lazımdır.

Zaman içinde gelinen noktaya baktığımızda; her biri farklı telden çalan, farklı farklı okulların sisteme hâkim olduğunu görüyoruz. Okullarda verilen eğitim küçük yaştan itibaren bir “yaşam biçimi dayatması” veya “zihinsel kodlama” içeriyor. Ülkemizde siyasetin olması gerekenden çok daha fazla hayatın her yerine dokunması ve bunun sonucu olarak kendi dünya görüşüne göre toplumu şekillendirmek istemesi sorunu, eğitim kurumlarına da yansımış bulunmaktadır. Seküler bakış açısıyla hayata bakanlar ile muhafazakar bakış açısı ile hayata bakanlar arasındaki farklılık eğitime de, köşe kapma şeklinde aynen yansımış durumdadır. Her iki tarafta da ötekileştirici “onlar tu-kaka” kültürü göreceli üstünlükleri anlayıp kullanmayı, geliştirmeyi ve gelişmeyi engellediği için topluma zarar veriyor. Bu mücadele aslında işin temelinde bizi akl-ı selimde buluşmaktan alıkoyan, nitelikli insanlarımızı harcayan, gençlerimizin daha iyi yetişmesini ve daha nitelikli görevler üstlenmesini engelleyen önemli sorunlardan biri durumundadır. Bu mahalle segmentasyonu ile oluşan “zihnî izolasyon” sorunu aşılmalıdır. Dün matbaaya karşı çıkanlar toplumsal gelişimi nasıl engellemişse, bugün de bu anlayış aynı şekilde zarar veriyor. Ülkemizdeki İHA teknolojisini yapan kişinin Robert Kolej mezunu olmasının ne anlama geldiği üzerinde düşünülmesi lazımdır.

Eğitimde “analitik ve bilimsel düşünme” melekesi sağlayan, olaylara renkli bir gözlük arkasından bakıp her şeyi renklenmiş olarak görmek zorunda olmaktan çıkartıp, gerçekliği bütün sanal algı oyunlarından arınmış netlikte görebilen, muhakeme edebilen “sorgulayan gençler” yetiştirsek, üstüne bir de “kendini iyi ifade edebilen”, kendisi, çevresi, toplumu, devleti ve insanlık ile uyumlu olan, “barışçıl/sağlıklı/huzurlu ilişkiler kurabilen”, çevresinde hangi din veya yaşam biçimi olursa olsun “ahlaklı bireyler” yetiştirmek esas alınsa, “hak/haksızlık, adalet/adaletsizlik” algısı olan “ufku/kültürü/vizyonu/medeniyet seviyesi yüksek” gençler yetiştirmeye odaklansak, ayrıştırmacı “yıkıcı siyaset” kültürünü “tabanda tasfiye” etmeye başlamış oluruz.

Mevcut eğitim kurumlarına ve eğitimcilere baktığımızda önemli bir kısmının öğrencilere yaşam biçimi dayatması odaklı, tarafgirlik veya kurum taassubu nedeniyle düşünme ve analiz yeteneğini yitirmiş, iç sorunlarını göremeyen bir modelin işleyegeldiğini görüyoruz. Olimpiyat takımında yer alan öğrencileri sınavla alıp 4 işlemi unutacak kadar gerileterek pasifleştirdiği veya özel yetenekli çocukları toplayıp birer birer harcadığı bu saçmalığı bir eğitim faaliyeti sanan kurumlara ve yöneticilere yaptıklarının ülkemize ne kadar zarar verdiğini anlatmak mümkün olamazsa vay halimize…

Mesela, bugünlerde LGS sonuçları açıklandı, sonuçlara baktığımızda nötr, eğitim odaklı çalışan bir okulun en fazla sayıda Türkiye birincisi çıkardığını, bazı siyasetçilerin göz bebeği gibi gördüğü, sınavla öğrenci aldığı bir grup okulların ise (kıyasen) çok gerilerde kaldığını gördük. Eş zamanlı olarak okullarımıza baktığımızda da bir yaşam biçimi odaklı yapıların başarı zaafı içinde olduklarına tanık olduk. Muhafazakâr kesimin son 20 sene içinde kaliteli, nitelikli, en az bir yabancı dili çok iyi bilen, başarılı 1 tane bile okul oluşturamamış olmasının nedeni ciddi şekilde sorgulanmalıdır. Eğitim kurumlarını grup içi dayanışma kültüründen çıkartıp, ulusal ve küresel rekabetçi bir düşünce modeli ile yapılandırmamak” şeklindeki işleyişin ülkemize ne kadar zarar verdiğini görmek üzücü bir durumdur.

Eğitim, öğrencilerin sürekli sınav olduğu bir faaliyet… Peki elde edilen skorların analiziyle niçin öğretmenler ve idareciler de sınav olmuş olmuyor? Mesela, ODTÜ yabancı dil eğitiminde hocalar ders anlatır, idare eğitim materyallerini seçer ve programı yapar, test ofis de soruları hazırlar, sonuçları çıkartır, istatistiki verileri tutardı. Her senenin aynı sınavının karşılaştırması, diğer sınıflar ile kıyaslama, eski yıllardaki aynı seviyedeki sınıflarla mukayese gibi veri toplama ve veri analizini yapardı. Bu yolla, en iyi eğitim materyalleri seçilir, eksikler/hatalar anında görülür, dengeli zorlukta sorularla sınavlar yapılır, iyi hoca ile yeterince öğrenciye faydalı olamayan hoca çok net ve istatistiki veriler ile analiz edilirdi. Bu yolla sadece öğrenci değil, hoca da yönetim de test ofis de öğrencilerin skorları üzerinden bir performans/başarı analizine tabi tutulurdu, yani “bütün paydaşlara göre veri analizi” yapılırdı. Sadece öğrenci sınav olmaz, öğretim elemanları da en az öğrenci kadar başarılı olmak için çalışırdı. Bu heyecan da “kurumsal başarıyı” beraberinde getirirdi. Veri toplama ve “bütün paydaşlara göre veri analizi” yaparak performans ölçümlemesi yapan okulların başarılarını LGS’de de gözlemledik. Veri toplayıp analiz yapmayanlar ile veri dahi toplamayanların “kurumsal ve sistematik başarıya” erişemediklerini, bunlardaki bazı öğrencilerin yetenekleri nedeniyle başarılı olduklarını da gözlemledik. Yani, bu kurumlar, sistemsel ve kurumsal bir başarı göstermiyor, öğrencilerin bireysel başarılarını sahipleniyor hepsi bu…

Sistemsizliğin sistem olduğu yerde “kurumsal başarı” olmaz. Yetki ve sorumlulukta paralellik olmazsa, “başarısızlık ödülleri dağıtımı” yapılan her yerde ülkenin gelişimi engelleniyordur, bunu görüp değiştirme zamanı gelmiştir artık…