Advertisement Advertisement
Emlak Katılım

23 Şubat 2021

İTO yitik hazinelerin izini sürüyor

İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından yayımlanan “İstanbul’un Kültürel Yüzü-Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt” eseri başkan Şekib Avdagiç beyefendinin himmetiyle tarafıma ulaştırılınca 11 yıl öncesine gidiverdim.

O dönemde İTO Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş, başkanvekili ise sayın Şekib Avdagiç’ti. Yalçıntaş döneminde bazı olayların yaşanmasının ardından göreve gelen İbrahim Çağlar 2017’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Nisan 2018’de bayrağı Şekib Avdagiç beyefendi devraldı.

Makamlar geçici, başkanlar emanetçi, kurumlar ise sahip çıkıldığı kadar bâki... Bazen nefeslenmek için mâziye baktığınızda, bâkiye taşınan eserlerle baş başa kalıverirsiniz.

***

Dersaadet Ticaret Odası’nı 1882’de kurarak gelecek nesillere miras bırakan Ulu Hakan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın emanetine sahip çıkan İTO’nun medeniyet tasavvuru ile 2010 yılında yayımladığı “Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları” isimli eserin ortaya çıkardığı kaybolmaya yüz tutmuş hazinelerimizin gölgesinde tıpkı 11 yıl önceki gibi bir keşfe çıkıyorum. Fakat yalnız değil, sizlerle beraber...

*

Medeniyetimizin temel taşları “vakfiye”lerimiz hâlâ “tek parti zihniyeti”nin silinmeyen esaret izlerini taşıyor. Mısır’ı nasıl Nil’siz düşünmek mümkün değilse, İstanbul’u da Haliç’siz düşünmek mümkün değildir. 8000 yıllık tarihi boyunca üç büyük (Roma, Bizans ve Osmanlı) imparatorluğa payitahtlık yapan İstanbul, özellikle yarımadasındaki “yitik hazine”lerini hâlâ dünyanın dört bir yanından gelenlere sergilemeye devam ediyor.

Gecekondular, alışveriş merkezleri, plazalar ve rezidansların; tarihi eserleri ve buralarda yaşayan kültürü yok etme kavgası her gün biraz daha kızışıyor. Bu yaşanan olumsuzlukların ana sebebi tabii ki, yeni ev sahiplerinin savruk fikirlere teslim olmalarından kaynaklanıyor. Fakat bu şehir biliyor ki, her şey aslına rücû edecek ve kendini hak edecek sahipleri tekrar gelecek.

Doğu ve batıya dair en güçlü medeniyetlerin izlerini kendisinde toplayan İstanbul, bu özelliğiyle dinî, tarihî, mimarî, ticarî ve kültürel motifleri anaç bir şehir olarak tozlanmayan raflarında barındırıyor. İnsanların, bu şehri ağzı açık izlemelerindeki en önemli faktör, beldenin “açık hava müzesi”nde barındırdığı eşsiz zenginliklerinden kaynaklanıyor. Özellikle yarımadadaki; saraylar, cami ve külliyeler, kiliseler, çeşmeler, hamamlar ve hanlar...

Evet hanlar bile...

Osmanlı’nın Afrika, Asya ve Avrupa Kıtası’nda hâlâ isminin zikrediliyor olması “Vakıf Medeniyeti”ni zirveye taşımasından kaynaklanıyor. Her gün bu medeniyete ait bir eser ortadan kaldırılıyor, fakat buna rağmen yine de bu medeniyetin izleri silinemiyor. Ve günümüz Türkiye’si hâlâ geçmişten gelen zenginliklerin kaymağını yiyor. Yerken de eksilen ve eskiyenlerin yerine yenisini koyamıyor; hem ahlâkî, hem kültürel, hem tarihî, hem ticarî zihin “durma noktası”nda oyalanıyor. “Medeniyet tasavvuru”ndan yoksun bir toplum yetişiyor.

Oysa aslolan hayat, fakir düşmeden önce zenginliğin kıymetini bilmektir. Dilerseniz diğer zenginliklerimizi bir kenara bırakıp, sadece İstanbul’un “hanlar tarihi”ni ele alalım. O bile bizi hayal edemeyeceğimiz nice ilginç mecralara taşıyacaktır.

*

Osmanlı’nın mimarî anlayışına uygun olarak 18. ve 19. yüzyılda inşa edilen hanların büyük bir bölümü, asliyetinden uzak ve virane bir şekilde günümüze ulaşmayı başarmış. Ve bu hanların çoğu “Tarihî Yarımada”yı gerdandaki inciler gibi süslemekte.

Evet, İstanbul’un modern(!) semtlerinde bir heyula gibi yükselmeye devam eden kimliksiz plazalara, rezidanslara, alışveriş merkezlerine rağmen hâlâ onlar İstanbul’un süsü... Ticaretin atardamarları... Bunu iyi anlayabilmek için bu atardamarları arşınlayıp Kapalıçarşı’dan Mahmutpaşa’ya, Perşembe Pazarı’ndan Karaköy’e doğru biraz yürümek gerekir.

Hanlar; vakfiyeleri ayakta tutan en önemli unsurlar olmanın yanında, mimarî özellikleri, içindeki tacirleri, sarrafları, ticaret erbâbları ve meslekleri ile hayatın merkezine giden en kalabalık uğrak yerleri olmuş. Her gün sokaklarından geçtiğimiz, isimlerinden bîhaber olduğumuz yüzlerce tarihî han; ya kapıları kilitlenmiş, ya geçmişin derinliklerinde kalıp unutulmaya yüz tutmuş, ya da loş ışıkların örümcek ağlarından odalara sızdığı fare yuvaları haline gelmiş. Öyle gizemli bir dünya ki, bir giren pişman, bir de girmeyen...

Âşık Veysel bir şiirinde: “Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece // İki kapılı bir handa, / Gidiyorum gündüz gece...” diyerek, ana rahmi ve dünyayı hana benzetmiş. Hanların bu anlamda hem insanlığın hem de “medeniyetlerin hafızası” olduğu bir gerçek olarak gözümüzün önünde durmakta.

*

İşte bugün fark edemeden yanından geçip gittiğimiz bu hanların birçoğunun yapımı İstanbul’un fethinden başlayıp, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş. 19. yüzyıl öncesi inşa edilen hanların büyük bir bölümü günümüze ulaşamamış.

14. yüzyılın başlarında İstanbul’u ziyaret eden Faslı seyyah İbn-i Battûta tarihe şu kayıtları düşmüş: “Kapalıçarşı’nın olduğu bölgede her zanaat erbabının kendilerine mahsus yerleri var. Çarşının kapıları geceleri kapatılıyor. Türkler tarafından inşa edilen mekânlarla bu bölge; Haliç kıyılarına kadar yayılmış ve “Hanlar Bölgesi”ni oluşturmuş...

16. yüzyılda Rüstem Paşa Külliyesi bünyesindeki hanlar ve bunların tam karşı kıyısındaki Kurşunlu Han; Haliç’in her iki kıyısındaki ticaret yoğunluğunu arttırmış. 2. Beyazıt döneminde İstanbul büyük bir ticari şehir niteliğini kazanırken, şehrin ticaret bölgesi Unkapanı-Sirkeci arasında gelişmiş.

17. yüzyılda özellikle Eminönü-Beyazıt arasında inşa edilen hanlar, hem üretime yönelikmiş, hem de bekarlara barınakmış. Kanuni Sultan Süleyman devrinden günümüze Süleymaniye, Rüstem Paşa, Burmalı ve Küçük Çukur Han gibi külliye ve Leblebici, Büyük Çorapçı, Büyük Şişeci, Balkapanı ve Kurşunlu Han gibi ticaret hanları ulaşabilmiş.

Kapalıçarşı ve çevresindeki hanların bugünkü görüntüsü 17. yüzyılın sonlarına doğru oluşmaya başlamış. Bu dönemden günümüze ancak Büyük Valide Han, Vezir Han ve Yelkenciler Hanı gelebilmiştir. 18. yüzyıl, ticaret hanlarının en önemli örneklerinin inşa edildiği ve han mimarisinin gelişimini tamamladığı dönemdir. Üç katlı hanlar bu devre aittir.

Doğurganlığından asla vazgeçmeyen İstanbul; yarımadada durulurken, Galata’da hanlar tarihini yazmaya devam etmiş. Burada terle yoğrulan emek; Almanya’ya, Rusya’ya, Fransa’ya ulaşmış. Ticaretin zirve yaptığı bu dönemde İstanbul’un hanları altın yıllarını yaşamış.

19. yüzyıla gelindiğinde, her alanda olduğu gibi İstanbul hanları da duraklama devrine girmiş. Bu yüzyılın sonuna doğru ticaret hanları birer birer işyeri merkezlerine dönüşmüş. Bu dönüşümle birlikte ticaret hanları; yeni ev sahipleri olan esnaf ve zanaatkâr kesimin ismini almış. Çuhacı Han, Pastırmacı Han, Astarcı Han, İplikçi Han, Sabuncu Han bunlara en önemli örneklerdir. Yüzyıllardır ticaretin merkezi olan İstanbul ticari hareketliliğini muhafaza ederken, maalesef hanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Bu durumu açığa çıkarmak için “suçlu ayağa kalk” denilse; ya hiç kimse üzerine alınmaz, ya da üzerine alınanlar “bizim suçumuz yok” diye feveran koparırlar.

*

(Şunu da ifade etmek gerekir ki, AK Parti iktidarlarının hükümet etmesiyle birlikte vakıf eserlerine hak ettiği değer verilmeye başlandı. Yıkılmaya, kaybolmaya yüz tutan eserlerimiz birer birer ayağa kaldırılarak, yok olmaktan kurtarıldı. Bu hakkı teslim etmezsek, vefasızlık olur.)

Bazı mirasyediler üzerine oturdukları eserlere yeterince sahip çıkmayadursun, İstanbul Ticaret Odası (İTO) yine yaptı yapacağını. Elini taşın altına koyarak, Mehmet Sadettin Fidan’la güzel bir çalışma yaparak, “Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları”nı iğneyle kuyu kazarak kitaplaştırdı. “Hanların Hafızaları”nı, kaybolup gitmeden kayıt altına aldı.

Kitapta İstanbul hanları; Klasik Osmanlı Hanları, Eski Vakıf Hanları, Güney Haliç Bölgesi; Eminönü Hanları, Tarihî İstanbul Hanları, Ticaret Hanları (Eminönü), Kuzey Haliç (Galata), Ticaret Hanları (Galata) başlıkları altında âdeta bir şecerelendirme çalışması yapılmış. Her hanın faaliyet gösterdiği döneme ait tarihî, ticarî, mimarî, coğrafî ve kültürel yaftası boynuna asılmış.

 “Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları” kitabı okunmaktan ziyade; seyretme ve düşünmenin yeni keşifleri tetikleyecek (Sigorta Haritaları, Han Mektupları, Ticaret Yıllıkları...) belgeler manzumesi niteliğinde. Yazarın ifade ettiği gibi, “Belgeler olmadıkça, ne anlatabilir ki insan?..

*

Hülâsâ; plazaların, alışveriş merkezlerinin, rezidansların revaçta olduğu bir çağda, İstanbul Ticaret Odası ve Mehmet Sadettin Fidan, tarihî hanları kitap sayfalarına taşıyarak büyük bir kültür hizmeti yapmış. Büyük boy, renkli ve 296 sayfalık tarih ve kültür hazinesi niteliğindeki “Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları” kitabı popülerliğe prim vermeyen bir “Hanlar Müzesi” niteliğinde. Okuyucu hanlar tarihini gün yüzüne çıkartan sayfalar arasında gezinirken; hüzün, sevinç, tarih, kültür ve bilgi harmanıyla yoğruluyor.

Tarihe ve kültüre aşinâlığınız varsa önce bu kitabın sayfaları arasında dolaşıp, daha sonra rotanıza yerleştirdiğiniz hanları birer birer gezebilirsiniz. Hemen, çünkü yarın geç olabilir. Haaa bu eserde gözünüzü boyayacak modern heyulalar var mıdır diye merak ediyorsanız, maalesef size göre manzara yok!..

***

TARİHÎ YARIMADA İSTANBUL’UN KALBİDİR

Her ne kadar 11 yıl öncesine gitsek de, medeniyetlerin geçit merasimi yaptığı İstanbul’da görülmesi, gezilmesi, okunması gereken o kadar çok eser var ki, ömür yetmez.

*

İstanbul Ticaret Odası (İTO), ticari faaliyetlerin yanında tarihine sahip çıkma adına klasik sanatlarımızın önemli örneklerinden Yeni Cami Hünkâr Kasrı, Kızlarağası Mehmet Ağa Medresesi ve Rüstem Paşa Medresesi’nin restorasyonunu yaptırarak gelecek kuşaklara aktarmanın yanında, kültür, sanat ve yayın dünyasının da faaliyet göstererek “yitik hazine”lerimizin izini sürüyor.

İşte var olanı yâd etme, tarihe not düşme, kültürel hafızaya sahip çıkma adına İstanbul İTO yine güzel bir esere imza attı: “İstanbul’un Kültürel Yüzü-Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt”.Yaklaşık bir yıllık çalışmanın ürünü olarak İstanbul’un üç tarihi semtinin yayın, edebiyat ve kültür mekanlarını, bu mekânlarda yaşamış 37 yazarın hatıra ve izlenimleriyle kitaplaştırdı.

Editörlüğünü Cevat Özkaya’nın yaptığı eserde sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin kültür hayatı bakımından önemli bir mekânı olan Bâbıâli’nin merkezi Cağaloğlu, Sultanahmet ve Beyazıt’taki yapıların mimari biçimleri, hayat tarzları, kültürel ve sanatsal birikimleri, gelenekleri, etkinlikleri detaylarıyla aktarılıyor.

Osmanlı’nın son yılları ile Cumhuriyet’in ilk döneminden günümüze kadar tarihi yapılar ve kurumlar, basımevleri ve kitapevleri, atölyeler, çarşılar, tiyatro, sinema salonları ve lokanta gibi mekanlara ilişkin bilgiler, fotoğraflarla zenginleştirilen eserde aralarında Turgay Anar, Necmettin Turinay, Ali Kemal Temizer, M. Nuri Yardım, Murat Belge, Dursun Gürlek ve Beşir Ayvazoğlu gibi entelektüellerin bulunduğu 30 yazarın yazıları yer alıyor. Yazarlar bu mekânlarda yaşadıklarını ve gözlemlerini aktarıyor.

*

Osmanlı Devleti’nin 600 yılı aşkın hüküm sürdüğü dönemde Dersaadet makamı olan bölge, Türk ve İslâm kültürünün merkezi olmanın yanında, yüklendiği misyonun aktarıcısı ve geleceğe taşıyıcısı oldu. İstanbul medeniyetlerin atardamarı; tarihî yarımada ise Dersaadet’in kalbidir. Kalp durursa, hayat biter. Osmanlı’nın başkenti Edirne’yi gezmek için 2 gün, Bursa’yı gezmek için 1 hafta yeterken, İstanbul’u gezip tanımak için bir ömür yetmez. Nasıl bir hazinenin üzerinde oturduğumuzu tasavvur etmek için bu ifade yeter.

*

Evlâd-ı Fâtihân Bosna Hersek’in Zenica’sında doğan, Almanya’nın Köln’ünde yürüyen, Türkiye’nin Dersaadet’inde büyüyen İTO Yönetim Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç zenginliğin sadece paradan ibaret olmadığı bilinciyle, kültür ve sanat alanlarında da önemli hizmetlere imza atıyor.

Herkes yaşadığı bölgedeki “hazine”lere sahip çıkmalı düsturuyla hareket eden Avdagiç, İTO’nun 2021’deki ilk kültürel yayını “İstanbul’un Kültürel Yüzü-Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt” kitabıyla  İstanbul’un kültürel anlamda en köklü mekanlarıyla ilgili bir kayıt oluşturmak istediklerini ifade ediyor.

Başkan bu izlekte yürürken öyle güzel tespitlerde bulunuyor ki, insanın ufku açılıyor.

Şehirler, beldeler fetih yoluyla veya bir başka şekilde bir milletin hükümranlık alanına girebilir. Ama bu şekilde onun hâkimiyetinde kalmaz. O şehrin ya da beldenin mekânlarına o milletin medeniyet mührü vurulmadıkça, gerçek egemenlik de, gerçek kalıcılık da tesis edilmiş olmaz. Osmanlı Devleti 600 yılı aşkın bir süre Türk ve İslâm kültürünün merkezi, aktarıcısı ve geleceğe taşıyıcısı olmuşsa, bunu şehirlere ve mekânlara nakşettiği medeniyet ve kültürünün temel ilkeleriyle başarmıştır.

Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya, yedi iklime etki eden yükselişinin sırrı İstanbul’da saklıdır. Nasıl İstanbul geniş bir coğrafyanın düğümlendiği şehir ise; bu şehrin özeti de, özünün özü de Tarihî Yarımada’dır, sur içi bölgesidir. Çünkü Köprübaşı’ndan Cağaloğlu’na, Sultanahmet’ten Beyazıt’a kadar geniş bir alan İstanbul’un karakteri ve hafızasıdır. Milletleri ve medeniyetleri kalıcı yapan bu mekânlara sinmiş kültürel iz düşümleridir. Çünkü mekânlar çok boyutlu pencereler gibidir. Ait olduğu medeniyetin siyasetten tarihe, edebiyattan müziğe kadar birçok değerini temsil eder.

Yeryüzünde bize ait bütün izler yok edilse, yazılı kültürümüz artık var olmasa, insanlarımız öz kimliklerinden uzaklaştırılmaya çalışılsa, millî ve dinî niteliklerimizin yok olmasını önleyecek tek güç, kültürümüzü, kimliğimizi, şiirimizi, siyasetimizi sokaklarında, binalarında, taşlarında muhafaza eden mekânlardır.

Bu tespitlerin ne kadar doğru olduğunu “İstanbul’un Kültürel Yüzü- Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt” isimli eseri elinize alınca siz de fark edeceksiniz.

***

ESER GEÇMİŞİ YÂD ETME FIRSATI SUNUYOR

Bâbıâli, Divanyolu’ndaki 2. Mahmud Türbesi’nden başlayan ve Sirkeci’ye kadar inen bölgenin adıdır. Yani kültürel hayatının merkezi. Attilâ İlhan’ın “Türkiye’nin kalbi İstanbul’da, İstanbul’un kalbi de Bâbıâli’de atar” ifadesi daha fazla söze hâcet bırakmıyor.

Bâbıâli yokuşunu çevreleyen gazeteler, dergiler, matbaaların yerinden artık yeller esiyor.

Cağaloğlu Yokuşu’nda ve bu yokuşun kültüründe yaşanmış ve yaşanmakta olan şeyler artık kelâm ve kalem erbabının hafızasından öğrenilebiliyor. Değişim birçok şeyi bitirdiği gibi buradaki insana dair bir çok güzelliği aldı götürdü, götürmeye de devam ediyor.

Hafıza ve mekânlar arasında bağlantılar kuran “İstanbul’un Kültürel Yüzü-Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt” isimli kitapta, Bâbıâli yanında elbette Sultanahmet ve Beyazıt’tan da bahsedilmiş. Bahse konu olan üç mekân Bizans’ın ve Osmanlı Devleti’nin merkezî konumundaydı. Bizans’ın sarayı ve önemli kamu binaları genelde bu mekândaydı. Osmanlı Devleti’nin idare edildiği Topkapı Sarayı da Sultanahmet içindeydi. Osmanlı Devleti’nin son döneminde devletin askerî merkezi konumundaki Harbiye Nezareti de şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin merkez binası Beyazıt’ta bulunuyordu.

Caddeleriyle, sokaklarıyla, mekânlarıyla hâlâ nefes alan bu bölgeler son bir asırda imar, yozlaşma ve turizm endüstrisinin dişlileri arasında büyük bir dönüşüm geçirdi.

Turizm endüstrisine kurban edilişine şahit olduğumuz medeniyetlerin geçit merasimi yaptığı Sultanahmet tamamen turistlere terk edilmiş durumda. Fakat Cağaloğlu için hâlâ küçük de olsa bir şans var.  Bu da ancak mekânın kimliğine katkıda bulunan dokunuşlar yaparak, geçmişi şimdiki hayatın içine tabii bir şekilde taşıyarak ve tarihin yaşayan kısımlarıyla bugünü zenginleştirerek mümkün.

İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’in teşvikleriyle ve editör Cevat Özkaya’nın gayretleriyle oluşturulan eserde, eski zamanlardan günümüze Cağaloğlu, Sultanahmet ve Beyazıt; kurumları, mimari biçimleri, hayat tarzları, kültürel ve sanatsal birikimi, gelenekleri, etkinlikleri, karşılaşmaları, buluşmaları ve önemli kişileriyle ele alınıyor.

Kitapta, Türkiye’nin fikir ve kültür yelpazesini yansıtan derleme yazıların yanında Bâbıâli, Sultanahmet ve Beyazıt’la ilgili resim, fotoğraf, çizim, gazete ve dergi kupürü gibi görsellere de yer veriliyor. “İstanbul’un Kültürel Yüzü-Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt” kitabı  her şeyden mühimi, geçmişi yâd etme fırsatı sunuyor.