Kuveyttürk Sol
Kuveyttürk Sağ

07 Aralık 2021

İnsanlık ayağa kalk!

İstanbul’un her semti ayrı bir güzel...

Dostun Dostları”nın mukîm olduğu Eyüp Sultan ayrı bir güzel; 7 tepesindeki kandilleriyle insanlığı aydınlatan İstanbul’un kalbi Fatih başka bir güzel...

Fener, Balat, Cibali, Zeyrek, Vefa, Süleymaniye, Beyazıt Meydanı ayrı bir güzel; yitik hazinelerin adresi Sahaflar Çarşısı, turistlerin ağzı açık gezdiği Kapalıçarşı başka bir güzel...

Tramvay eşliğinde insanların karınca misali aktığı Yeniçeriler Caddesi, gizemiyle insanları büyüleyen Çemberlitaş ayrı bir güzel; medeniyetlerin geçit merasimi yaptığı Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Gülhane, Sarayburnu başka bir güzel...

Seyyahların, tacirlerin nefeslendiği Hanlar Bölgesi’nde, AVM’lere direnen labirent sokaklı Mahmutpaşa’da kaybolmak ayrı bir güzel; buram buram tarih ve baharat kokan Mısır Çarşısı’nda yürümek, Eminönü’nde balık ekmek yemek başka bir güzel...

Galata Köprüsü’de olta atmak, Tünel’in karanlık dehlizinden Galata Kulesi’ne çıkmak, Mevlevîhâne’nin uh-revî gölgesinde duaya durmak ayrı bir güzel; kirlenen ruhları kubbesi altında pak eyleyen ulu mâbed Hüseyin Ağa, 72 milletin 7/24 arşınladığı İstiklâl Caddesi’nin sonunda ezanlarıyla salâh ve felâha çağıran Taksim Camii başka bir güzel...

Arı kovanı gibi kaynayan Beşiktaş, Ortaköy, Bebek, dünya incisi Boğaz ayrı bir güzel; “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni” diyen Fatih Sultan Mehmed’in mührü Rumeli Hisarı başka bir güzel...

Hanım Sultanların hayırhahlığıyla nefeslenen Üsküdar ayrı bir güzel; martı seslerinin cûş-u hurûş eylediği Prens Adaları (Kınalıada, Burgazada, Heybeliada, Büyükada, Sedefadası, Tavşanadası, Sivriada, Kaşıkadası ve Yassıada) başka bir güzel...

O müjdeli İstanbul ki; ne kadar anlatılsa, ne kadar yazılsa eksik kalır...

*

İstanbul; iki kıta bir şehir... İstanbul, “gelene git, gidene kal” demeyen belde. Ana kucağı gibi şefkat dolu; kışın ayazında bile sımsıcak. Hayatın bütün keşmekeşine rağmen naif kalma davetkârlığından hiç ödün vermeyen kutlu âlem.

İnsan selinin durmaksızın akıp gittiği sokaklarında gözlere, gönüllere dokunan o kadar çok sahne var ki; seyyahlara hayal, şairlere dize, yazarlara roman.

Evliya Çelebi’ye “Şefaat yâ Resulullah” yerine “Seyhat yâ Resulullah” dediren…

Yahya Kemal Beyatlı’ya “Dün sana bir tepeden baktım âziz İstanbul...” dizelerini ilham ettiren…

Peyami Safa’ya “Fatih-Harbiye” romanını serdettiren… Bugünkü cemiyet, iktidarla birlikte muhafazakâr bir yapıya evrilse de Peyami Safa’nın romanına konu ettiği Nerimanlar modern ve şaşaalı hayatla öz değerleri arasında bocalıyor. Geleneklerine bağlı Şinasiler ise “medeniyetler çatışması”nın tam ortasında değişen dünyaya ayak uydurmaya çabalıyor.

*

Eskiden bu şehirde yaşamanın bir raconu vardı…

Karagümrük, Kasımpaşa, Tophane kabadayıları bütün gaddarlıklarına rağmen garibanın, düşkünün, güçsüzün yanında yer alırdı…

Tramvaylarda, troleybüslerde, otobüslerde, vapurlarda, banliyö trenlerinde yaşlılara, hanımefendilere, hamilelere yer verilirdi…

Beyoğlu’na çıkmanın, İstiklâl Caddesi’nde arz-ı endâm etmenin bile bir ritüeli vardı…

Bırakın insanları semtlerin bile karakteri vardı; Fatih garbı, Harbiye şarkı temsil ederdi…

İstanbul’un camilerinden okunan ezanlar duyulunca gramofonların, pikapların, radyoların sesi sadece kısılmakla kalmaz, kapatılırdı...

Damalı taksiler, dolmuşlar, faytonlar İstanbul’un sessizliğine ahenk katardı...

Direklerarası’nda gönül eğlendirilir, Sulukule’de raksedilir, Beyoğlu’nda şişelerin dibinde uyunur, Galata’da gayrimeşru hayatın zirvesine çıkılırdı…

Her şeye, bütün kötülüklere rağmen istisnalar dışında insanlığın ortak değerlerine özen gösterilirdi…

*

İstanbul dün olduğu gibi bugün de vefasızlığın kahrını çekiyor. Burada zenginiyle yoksuluyla, hırlısıyla hırsızıyla, dinlisiyle dinsiziyle, arlısıyla arsızıyla herkes hayatın kendisine biçtiği rolü oynuyor. Her şey gerçek; fakat enstantaneler film karesi gibi. Bu müjdeli şehrin kucağında sevgi ile bakan güzellikleri, nefret ile bakan hoyratlıkları seyrediyor. Fakat bütün hoyratlıklara, aymazlıklara rağmen İstanbul ana kucağı; her zerresi şefkat kokuyor.

Yurtsuzlara yurt...

Açlara öğün...

Seveni bir başka, sevileni daha bir başka... Burası kimseye milliyetinin sorulmadığı, Yaradan hatrına horlanmadığı, ezanların hiç susmadığı merhamet ve emniyet yurdu.

Burada hayatın herkese biçtiği bir rol var. Kimi el bebek gül bebek büyür, kimi ise anasının sırtında. Kim olursa olsun analık dünyanın en güzel duygusu. Ana; dünyayı güzelleştiren, zorlukları kolaylaştıran, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, dahası ayaklarının altı öpülesi olandır.

Kimilerinin kılığına, kıyafetine bakıp toplu taşıtlarda yer verme zahmetinde bulunmadığı kadınlar da ana. Gül desenli pazenlere beledikleri yavrularını sırtına almış anaları hor görmek şöyle dursun, onların duasından mahrum kalıyorsak eğer, “sözün bittiği yer”deyiz demektir.

Merhamet tükenmez bir hazine; insanlık lütfen ayağa kalk!..

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement