Dolar (USD)
16.7832
Euro (EUR)
17.4971
Gram Altın
976.05
BIST 100
2443.77
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

12 Aralık 2013

Devlet Eğitmeli mi?

Uzun süredir gündemimizi meşgul eden dershaneler tartışması maalesef dershanelerin bağlı bulundukları yapı olan eğitim-öğretim sistemini de içerecek işlevsel bir tartışmaya dönüşemedi. Daha çok, siyasal çekişmenin işlevsel bir enstrumanı şeklinde ele alınan dershane tartışmasının gizil bir hesaplaşmaya göndermede bulunduğu artık herkesin malu00fbmudur. Gerilim düzeyi yüksek olan benzer tartışmalar, sancılı olmaları nispetinde öğretici de olabilmektedirler. Ayrıca bu çatışmalar ve hesaplaşmalar nihai nokta da Türkiye'de blokaj altına alınmış cephe siyasetinin aşılması noktasında katkı sunucu olmakla birlikte demokratik siyasetin alanının genişlemesi açısından anlamlı oldukları da ileri sürülebilir. Ancak özellikle dershaneler konusu bağlamında sürdürülen tartışmanın bir tarafıyla da olsa eğitim-öğretim sistemine yöneltilmesi en az şu an yaşanan hesaplaşma kadar acil ve önemlidir.

Tam da bu tartışma sürecinde 06.12.2013 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki köşesinde Ali Bulaç, "Devlet Eğitmeli mi?" başlığı ile eğitim-öğretim sisteminin kendisini sorgulamaya çağıran bir yazı kaleme aldı. Yazı içeriği ile yeni olmamakla birlikte, eğitim-öğretim sisteminin etkililiğini değil de doğrudan devlet tekelindeki kurumsal eğitim-öğretimin ontolojisini hedef alması ve şeklen ve kısmi olsa da bu alanda yürütülen tartışmaya perspektif ve derinlik kazandırması açısından önemlidir. Bulaç yazısına şöyle başlamaktadır; "İnsan-Allah ilişkisinin doğru düzeylerde farkında olanlar "eğitim"in "eşref-i mahlu00fbkat" olmaya aday insana karşı aşağılayıcı ve eğitici gücün saldırısı olduğunu bilir. İnsan bir işlemden geçirilecekse u2013ki biz buna 'terbiye ve edeb' deriz- bunun ebeveyninin insiyatifinde olması gereken "ahlaki" süreç olması gerekir. Ne var ki kadim zamanlardan beri filozoflar ve iktidar sahipleri insanı avuçlarının içine aldıkları balmumu gibi "eğitme"yi istemişlerdir. Eğitim, "öğretim"le karıştırılarak insanın zihin dünyasında ve davranışlarında kalıcı izler bırakmayı, dolayısıyla onun motivasyonlarını ve hareketlerini determine etmeyi hedefler. İnsana yakışmayan, böyle bir işlemden geçirilmesidir." Eğitim-öğretim düzeneği üzerinden "toplum yaratma" düşüncesine ilişkin tarihsel bir arka plan çizen Bulaç yazısının sonunda "bir Müslüman'ın, İslamcının veya dinini ciddiye alan bir muhafazakarın verili eğitimi temellük etmeyi bir kenara bırakıp devletin tamamen eğitimden elini çektiği sivilleşme üzerinde yoğunlaşması gerekir. Hep beraber "eğitim" ile "öğretim"in arasını dikkatlice ayırarak şu sorunun cevabını arayalım: Devlet eğitmeli mi?" demektedir.

Ali Bulaç, eğitim-öğretim sistemi üzerine bu can alıcı soruyu gündeme getirirken yazının başında ve sonunda sorunun tartışılmasını Müslümanlara özgü bir görev ve ayrıcalık olarak ele almaktadır. Burada bir hakkın teslimi anlamında özellikle değişik inanç ve ideolojik-politik kökenden gelen insanların devlet tekelindeki eğitim-öğretimi sorgulayan ufuk açıcı ve geniş literatürü hatırlatmayı insani bir görev olarak görüyorum. Devlet tekelindeki zorunlu eğitimin tarihi ile paralel bir geçmişe yaslanan bu literatürün sahiplerini tafsilatıyla burada ele almanın imkanı yoktur. Ancak alana ilişkin farkındalığı olanların rahatlıkla sıralayabileceği isimler olarak Stirner, Godwin, Ferrer, Tolstoy, Spring, Illich, Freire'yi zikretmek mümkündür. Hatta belki çoğu insana ilginç gelebilir ama Ziya Gökalp'in bu alana ilişkin yaptığı kimi değerlendirmelerin Türkiye'de eğitim-öğretim alanına ilişkin yürütülen cari tartışmaların birkaç gömlek üstünde olduğunu söylemek de tarihi bir yükümlülüktür. Dolayısıyla devlet tekelinde yürütülen zorunlu eğitimin yapısına ilişkin sorgulamalar, alanın insanı kuşatan-kapatan yapısı dikkate alındığında, belirli bir inancın, düşüncenin, ideolojinin tekelinde sürdürülmesi mümkün değildir. Bulaç'ın Müslümanlara devlet tekelindeki eğitimi sorunsallaştırmayı görev ve ayrıcalık olarak kodlaması esasında bu alana dönük değişik inanç ve ideolojik bağlılıklardan gelen eleştirel okumalara İslam dünyasının da katkı sunması gerektiği şeklinde değerlendirmek daha anlamlı durmaktadır.

Eğitim öğretim sistemine ilişkin bu genel temellendirmelerden hareketle birkaç hususu paylaşmak gerekmektedir. Sorunun kurumsal, devlet tekelinde yürütülen "zorunlu eğitim" olduğunu dikkate alarak tartışmayı derinleştirmeye çalışmalıyız. Devlet tekelinde sürdürülen "zorunlu eğitim", bünyesinde barındırdığı on milyonları aşan öğrenci kitlesi, bir milyona yaklaşan personeli, yaygınlığı, bütçesi, tekçi müfredatı vs. ile insanlık tarihinin kadim bir uygulaması değil belirli şartlar altında şekillenmiş ve yaklaşık iki yüz yıllık mazisi olan bir yapılanmadır. Sanayiye dayalı bir toplumsal yapı ve bu yapının gereksinimlerinin şekillenmesinde etkili olduğu modern devlet ile uygulamaya konulan devlet tekelinde zorunlu eğitim-öğretim tüm yapılanması ile muayyen amaçları gerçekleştirmeye matuf bir şekilde yapılandırılmıştır. Dolayısı ile belirli yaş aralığındaki bir nüfusu, belirli bir zamanda ve mekanda, merkezi bir yapılanma tarafından belirlenmiş bir müfredat ile sistemin tüm kademelerine yedirilmiş genel ve özel amaçlar doğrultusunda şekillendirmek üzere tasarlanan bu yapının tartışılması bugünün dünyasında kaçınılmazdır. Zira hem bilişim alanındaki gelişmeler, hem sosyolojik dönüşümler, hem de içinde bulunduğumuz siyasal atmosfer "zorunlu eğitim"in yaslandığı sosyal-siyasal evrenin altını oymaktadır. Ayrıca bugün, "zorunlu eğitim" tüm göstergeleriyle zaten fiili olarak can çekişmektedir sadece Özgür Eğitim-Sen gibi "Kıral Çıplak!" deme cesaretini gösterebilecek kimselerin olmayışı sistemin canlı olduğu yanılsamasına neden olmaktadır.

Haftaya devam edelimu2026

 
TDV sağ
Advertisement Advertisement