23 Eylül 2021

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan "Küresel Beka" Uyarısı!..

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasının ruhunu,  “İnsanlık kendi kendini bitiriyor.  Başta doğal kaynakları vahşice sömürenler olmak üzere, herkes üzerine düşeni bir an evvel yapmalıdır. Aksi takdirde, bu gidiş fren tutmaz!” cümleleriyle ifade edebiliriz.

Evet…

İnsanlığın “beka meselesi” var.

Ya hep birlikte kurtuluruz ya da hep birlikte batarız!

*

Dünyanın hızla “kıyamete” doğru gittiğini söyleyen bilim adamlarının sayısı hızla artıyor.

Deniz seviyesinin yükselmesinin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini ortaya koymak için hazırlanan simülasyonlar oldukça inandırıcı.

Farklı kanallarda yayınlanan “felâket” ve “kıyamet” senaryoları da ilgiyle tâkip ediliyor.

İnsanoğlu, ektiğini biçmekten çok korkuyor.

Kıyamet Alâmetleri Üzerine!

İslâm Ansiklopedisi’nde sıralanan “Kıyamet Alâmetleri”nden bazıları şunlar:

-Faiz helâl sayılacak,

-Anne babaya isyan edilecek,

-Beyler, hanımların emrine girecek,

-Kötülere itibar edilecek,

-Erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla birlikte olması yaygınlaşacak,

-Âfetler sıklaşacak!

*

Bu “Kıyamet Alâmetleri”nden  “âfetler sıklaşacak” maddesi haricindekilere, inanç ve ideoloji farklılarından dolayı itiraz edenler çok olacaktır.

Küresel Kapitalizmin meşrulaştırma aracı olarak tasarlanan konservatizm (muhafaza-KÂRlık), faizi “icabında” meşru görüyor.

“Anne, babaya isyan” meselesi, ailenin vazgeçilmezliğini savunanlar için önemli.

Küresel kapitalizmin bir başka aparatı olan feminizme itibar edenler, beylerin hanımların emrine girmesinin iyi bir şey olduğunu savunurlar.

Dahası, insanların cinsiyet bakımından “kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasına” bile karşı çıkarlar.

Toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim vesaire..

Bu durumda, erkeklerin erkeklerle kadınların da kadınlarla birlikte olması tabiidir, hatta olması gerekendir bunlara göre!..

Geriye  “son madde” kaldı; âfet, felâket.

Varılacak noktayı “kıyamet” olarak nitelendirmeyenler de, insanlığın topyekûn “bitişe” sürüklendiğini kabul ediyorlar.

Korkuyorlar.

*

Depremler, yangınlar, seller, pandemiler, plândemiler derken, 7’den 127’ye, düşünebilenlerin tamamı, bu gidişin “fren tutmayacağını” kavramıştır herhalde…

Merhum Atilla Özdür Ağabey, “İnsan oğlu, Ademoğlu olmaktan uzaklaştı, ihtirasında boğuluyor!” derdi.

Evet boğuluyor!

 “MÜLTECİ KRİZİNE ÇARE BULAMAYAN DÜNYA, İKLİM KRİZİNE NASIL ÇARE BULACAK?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın ilgili ve bize göre en önemli bölümüne geldik işte.

Konuşmadaki, insanlığın nereye sürüklendiğine dair çok net vurgular dikkat çekici.

Kendilerini izlerken, “Dünya mülteci krizine çözüm bulamadı. İklim krizinden kaynaklı göçle nasıl mücadele edecek?" cümlesini not etmişim.

"Dünya beşten büyüktür tespitini iklim değişikliği hususunda da tekrarlıyoruz. Tabiata en büyük zararı kim verdiyse, doğal kaynakları kim vahşice sömürdüyse iklim değişikliğiyle mücadeleye en büyük katkıyı da onlar yapmalıdır.”  cümlelerini ise çerçeve içine almışım.

Ve tabii, “Paris İklim Anlaşmasını, yapıcı  önümüzdeki ay Meclisimizin onayına sunmayı plânlıyoruz." cümlesini de…

*

Türkiye, insanlığın “belâlardan” kurtulabilmesi için “üzerine düşeni” fazlasıyla yaptığını vurguluyor.

Terör örgütlerine karşı mücadeleyi, terör örgütü ayırt etmeksizin sürdürdüğüne ve bu alanda (maalesef) pek de destek bulamadığına işaret ediyor.

Dünyayı yaşanamaz hale getiren “BM Beşli Çetesi”ne karşı tek gür ses, Türkiye’den çıkıyor.

Büyük göç dalgalarını göğüslemek, bu “görevi” büyük bedeller ödeyerek yerine getirmek de Türkiye’ye düşüyor.

“Cihan Devleti’nin dar bir kaba sıkıştırılmış, kabına sığmayan mirasçısı” olarak çoğu vakit kapasitesinin üzerindeki sorumlulukların altına girmek mecburiyetinde kalıyor.

Türkiye’nin durumu, sürekli olarak fedakârlık yapması beklenen “Dar Gelirli Yurdum İnsanı”nın durumuna benziyor.

Türkiye’deki “dar gelirli” yurdum insanının durumu neyse, Türkiye’nin dışarıdaki durumu da öyle.

Sürekli olarak fedakârlık yapar ve sürekli olarak haksızlığa uğrar benim ülkem.

“Ağla Sevgili Yurdum.”

Bu böyle mi gidecek?

Türkiye’nin yüzü ne vakit gülecek?

FİLLER TEPİŞİYOR!.. BÜYÜK KAVGA VAR!

Geldiğimiz noktada herkes kendi hesabını yapıyor.

Çin, iddiasını, etkinliğini arttırmak için abandıkça abanıyor.

 Rusya “sıcak denizlere” çoktan inmiş durumda…

(Uzak olmayan bir süreçte, Rusya ile ciddi biçimde karşı karşıya gelmemiz söz konusu olabilir.

Olmaz umarız ama, bu ihtimali az görmüyorum.)

ABD ve İngiltere, Avustralya’yı “nükleer denizaltılara” kavuşturacak olan AUKUS Paktı’nı devreye sokmak suretiyle, Çin’i frenlemeye çalışıyor.

Avustralya’nın Fransız denizaltı satın alımlarını iptal etmesine büyük tepki gösteren Fransa, “dışlanmanın” yol açtığı hırsla saldırıyor…

“Arkadan vurulduk!” diyor, “Biz de vururuz!” demeye getiriyor!

AB’den, İngiltere ve ABD’nin yeni açılımlarına büyük tepki var.

Kanser hücresi gibi büyüyen AB, şimdilerde dağılma sürecinde.

 AB’nin “Beka Meselesi” gittikçe belirginleşiyor.

Bölgemizdeki ülkelerden bazılarının birer nükleer güç oldukları gerçeği, yanı başımızda, doğumuzda ve tepemizde duruyor.

Afganistan’daki sürecin “iyice başıboşluğa” evrilmesi halinde, oralardan gelebilecek ilâve tehditleri sıralamak gereksiz.

Suriye, Irak, İran, vesaire, vesaire…

Birçok tehditle karşı karşıyayız…

“Halk Bankası Dâvâsı” da, icabında başka yerlere “götürülme” tehdidini devam ettiriyor.

İçeride de “siyasi istikrarı” iyice tehdit eden “fahiş fiyat” dalgaları!

Bir dolu mesele…

Gerçekten de “beka meselemiz” var.

Bununla birlikte sadece bizim değil, bütün devletlerin “beka meselesi” var.

BİRLİK VE BERABERLİK MESELESİ, HAYATİ ÖNEMDE!

Önümüzdeki sürecin, karşı koyma kapasitemizi  çok aşıyor gibi görünen “problemleriyle” nasıl başa çıkacağımızı bilemiyoruz.

Sıkıntıların gittikçe büyüyeceğini ise rahatlıkla tahmin edebiliyoruz.

Bu durumda yapılması gereken ilk iş ne?

Şüphesiz, içerideki “toplumsal mutabakat alanını” gittikçe genişletmek…

Birlik ve beraberlik havasını, mümkün mertebe oluşturmaya çalışmak.

Her konuda aynı şeyleri düşünmek zorunda değiliz ama bazı konularda ortak tavırlarımız olmalı.

Hale bakın,  “milli maçlarda” bile bir araya gelemez olduk.

“Kıbrıs Zaferi”ni el ele kazanmış olan Anadolu İnsanı, Anadolu Siyaseti, şimdi müthiş bir kutuplaşmanın pençesinde…

ABD’nin göbeğindeki Dev TürkEvi’nin açılmasını memleket evlâtlarının kahir ekseriyeti büyük sevinçle karşılamalıydı.

Ne yazık ki, böyle hava oluşmuyor.

Her konuda memnuniyetsizlik belirtenlerin sayısı da gittikçe artıyor.

Moralleri toparlamak lâzım.

Olumlu düşünceyi teşvik eden, telkin eden iklimi oluşturmak lâzım.

İçerideki sığ tartışmalar, kamplaşma havası, bizi birbirimizden gittikçe uzaklaştırıyor.

Bunu aşmamız lâzım!..

Daha doğrusu, aşmak mecburiyetindeyiz!..

Sorumlu, suçlu aramıyoruz…

Çözüm arıyoruz…

“Kızgın demiri” bir an evvel “soğutmak şart.”

Bunun için gerekli adımlar bir an evvel atılmalı.

Yönetme sorumluluğunda olanlara, toplumsal mutabakat alanını genişletmek için adım atma noktasında daha çok görev düştüğünü, bilmem ifade etmeye gerek var mı?

Küresel meselelerle uğraşırken, içeriyi ihmal etmeyelim aman!

Ha bir de, “empati” yapalım, vatandaşı anlamaya çalışalım.

Her “eleştirene” de, peşinen kaş kaldırmayalım.

Birbirimizi dinlemeye…

Birbirimizi anlamaya çalışmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Sayın Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda ifade ettikleri üzere,

“Ben yaptım, oldu.” demekle olmuyor gerçekten.

Aynı gemideyiz.

Birlikte karar vereceğiz.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement