19 Ekim 2021

Ayık muhabbet

Bir tabure at şu “neler görmüş ve daha neler görecek duvar dibine”. Kahve?

Sarhoş bir çağdan geçiyoruz. Ya da daha ilerisi.

Herkes madde bağımlısı. Yo hayır. Daha çok mana bağımlısı. Bağlısı olacakken din bağımlısı, ideoloji bağımlısı. Herkes materyalist. Herkes kapitalist. Herkes sahip olduğu kıymetlerin bilinçli bağlısı, tanımlayan ve ona hakim olup ta tasarruf edeni değil, aptal birer bağımlısı olmuş vaziyette. Kendini onunla tanımlıyor. Onun üzerinden konumlandırıyor. O dona bürünüyor.

Dikkatimi çekmişti.

Haddinden fazla içen ama hep dengeli, yeterli içtiğini savunan bağımlılar, normalde sığ bir yaşam sürdürüyorken, tam da sarhoşluk anında bilincinin derinine iniyor ve ne kadar ukde ne kadar samimiyet varsa, kalmışsa onu çıkarıp gösteriyor, tavan arasında ihmal ettiği bir yadigarı gösterir gibi. Tozlandırdığının gönlünü alıyor. Öyle birkaç saatlik pişmanlık ve itiraf töreni düzenliyor. Başının hoşluğu geçer geçmez yeniden aynı hataya ve hayata dönecektir elbette.Şu birkaç saat arınmanın ne zararı var.

Bunu anlayabilmem zor olmuştu haliyle “içen” bir çevrede yaşamadığım için. Ben daha çok yakın plan din içip takva narası atan sarhoşluklar görmüştüm. Ağzından “ben üstün insanım, cennetliğim” salyası akan ve Kadir İnanır’ın başrol oynadığı filmde kapıya olan düşkünlüğü gibi ve tam da o yüz ifadesiyle cennetin kapısını elinde taşıyan, yalnızca kendi seçtiklerini cennetlik, Müslüman ilan edip diğer herkesi, her kesimi “ila cehenneme zümera”layan sarhoşları görmüştüm. 

Bir de madde bağımlılarını… Ama ne madde!

Para, mal, mülk… Konfor ötesi bir konfor. Kalite ile yapışık sanılan  ve daha çok harcamanın kamuflajı olan marka tapınıcılığı. Öyle ki yaşam kalitesi diyerek yutturduğu kaliteyi elli, yüz aileye bölebilirsiniz. Ve eğer hakikatte de bölebilseydiniz en az bir o kadar aile, adam, kadın, çoluk, çocuk, kedi, köpek, kuş, baykuş, tilki güllük gülistanlık yaşayıp giderdi.

Ama bölemedik. Bölemiyoruz. Bölüşemiyoruz.

Hep topluyoruz. Dünyayı tekelimize alıyoruz. Herkesin olanı…

Ne maddeler, ne sarhoşluklar, ne naralar, kusmalar ve çok aciz bir halde, hayatının, bakış açısının, ideolojisinin önünü arkasını iyice dağıtmış olarak sızıp kalmalar… Kariyer, konum, eski dille makam mevki içip kibir kusanlar, dini, manevi üstünlükler ve ayrıcalıklar içip aşırı saygı, ihtiram, yücelik ve neredeyse kendine hamd beklentisi ile dengesizleşmiş ve hayatlara tahakküme yeltenmiş, buna izin verilmiş şımarıklar… Din içenler, kin içenler… Herkes kendini ve kendi kesimini yüceltmekle yalpalamasından diğer her şeyi aşağılama ve küfürle geçirilen gündelik hayatlar… Eyyamcılar.

Salt fizik güzellik ve yakışıklılık, sonsuz gençlik, hep beğenilme, çok kazanma ve daha çok harcama

gibi küresel takıntıların sarhoşları.Şirk ve faşizm kokteyli…

Kadın sarhoşu. Erkek sarhoşu. Haz sarhoşu…

Bu içmişlikle bütün ilişki biçimlerinde birbirlerine"meta/mal" gözüyle bakanlar  ve üstüne üstlük bir de birbirlerinden samimiyet, aşk ve derinlik bekleyenler. Görmediğinde de gücenme hakkı olduğunu sananlar. Meta'nın gönlü olmadığını dahi hatırlayamayacak derecede bilincinden geçmiş kör kütük insanlar.

Bir de şu var. Adam sarhoş, sürekli iltifat ederken karısınakadının: "Sen sarhoşkenben hep güzelim…" dediği gibi, Sıçan Avcısı adlı filmde…

Herkes, her sarhoş şu repliği tekrarlıyor: “Yaşamak güzell, yaşamak çok güzell!”

Sen böyle sarhoş, böyle dengesizken “Biz de hep “güzeliz. Dünya güzel! Yaşamak güzel!

 

 

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement