Dolar (USD)
17.9331
Euro (EUR)
18.4099
Gram Altın
1039.38
BIST 100
2864.25
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

29 Ocak 2022

Allah o günleri bu millete bir daha yaşatmasın

Vakit ikindi, Fatih Camii’nde namazlar edâ ediliyor. Namaz sonrası müezzin mahfilinin alt kısmında köşeye çekilmiş bir pîr-i fâni cebinden çıkardığı Kur’an-ı Kerim’i tatlı tatlı terennüm etmeye başlıyor. Bir müddet bekleyip, fasıla vermesinin ardından müsaade isteyerek yanına ilişiyorum.

Beli hakikat yolunda bükülmüş emekli imam İbrahim Kolbasar’a Kur’an aşkından dolayı hayranlığımı dile getiriyorum. Kendisini ne zaman Fatih, Dülgerzâde, Kambur Mustafa, İskenderpaşa Camilerinin gölgesinde, Millet Kütüphanesi’nin Feyzullah Efendi Sokağı’nda görsem hep Kur’an’la konuşurken rastladığımı ifade ediyorum. Önce tebessüm edip, arkasından anlatmaya başladıklarıyla birlikte sesi ve çehresi yavaş yavaş sertleşiyor!..

İlk Türkçe ezanın okunduğu dönemlerin şahitlerinden olan asırlık çınar Kolbasar dertli!.. Söze “Allah o günleri bu millete bir daha yaşatmasın” diyerek başlıyor. Beni alıp tâ “Tek Parti Zulmü”nün yaşandığı yıllara götürüyor.

*

O yıllar, Kur’an’a, ezana dahası Müslümanlara operasyonların çekildiği yıllar...

İslâm dininin genetiği ile oynamak için 1931 yılında “dinde reform” adı altında fasılalar açarak ilk hamle ezan üzerinden gerçekleştirilir.

Aralık ayında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Başbakan İsmet Paşa’nın riyasetinde, Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip’in himayesinde dokuz hâfız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezan ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başlar. Kur’an’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde, Riyâset-i Cumhûr İnce Saz Hey’eti Binbaşı Hâfız Yaşar (Okur) tarafından icra edilir. Hemen arkasından 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan Hâfız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okunur.

3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kur’an, tekbir ve kâmet icra edilir. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı, ezanın Türkçe okunmasına karar verir. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkâf Müdürlükleri’ne şu Türkçe ezan metni gönderilir:

Tanrı uludur (4 kere)

Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak (2 kere)

Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed (2 kere)

Haydi namaza (2 kere)

Haydi felâha (2 kere)

Namaz uykudan hayırlıdır (yalnız sabah namazında, 2 kere)

Tanrı uludur (2 kere)

Tanrıdan başka yoktur tapacak (1 kere)”.

(Ezanda sadece FELÂH kelimesi değiştirilmez. FELÂH nedir? KURTULUŞ. Bir rivayete göre değiştirilmeme sebebi “kurtuluş” İstanbul’da çoğunlukla Rumlar’ın oturduğu Tatavla semtinin halk arasındaki adı olduğu için tereddüt gösterilir.)

4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren genelge gönderilir. Bu genelge yıllarca Türkçe ezanın dayanağı olur. Türkçe ezan uygulamasının ardından, Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin 6 Mart 1933’te yayımladığı bir tebliğ ile sadece ezan değil, Kur’an-ı Kerim, hutbe ve salâlar da Türkçeleştirilerek, okunmaya başlanır.

*

Ezân-ı Muhammedî’nin Türkçe okutulmaya başlanmasının ardından insanları dinden uzaklaştırmak için baskıların ardı arkası kesilmeden devam eder. İnsanlar bu ağır baskılardan dolayı gece yarıları kalkıp çocuklarına Kur’an öğretmeye çalışır. Tıpkı Türkçe ezanda olduğu gibi “jandarma geliyor” uyarısı alan çocuklar elifbalarını saklamak zorunda kalır.

Bu ceberut zihniyet ezansız ve Kur’an’sız bir İslâm dayatılmaya çalışarak, dini değerleri sekteye uğratır. Müslümanlar, gerçek mânâda Kur’an-ı Kerim ve Ezân-ı Muhammedî’yi dinlemeye hasret kalır. Hâfızların sayısı azalır. Bazı köylerde cenaze yıkayacak, namaz kıldıracak imam dahi bulunamaz.

1941’de ise Refik Saydam’ın Başbakanlığı ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı zamanında çıkarılan 4055 sayılı kanunla Türkçe ezana yasal zemin kazandırılır. Bu kanuna Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine bir fıkra eklenerek, Arapça ezan okuyan ve kâmet getirenler meczub yaftasıyla 3 aya kadar hapsedilip, 10 liradan 200 liraya kadar para cezası ödemeye mahkûm edilir.

Arapça ezan yasağının uygulama alanı camilerle sınırlı kalmaz, evlerinde namaz kılanların da Arapça ezan ve kâmet okuması yasaklanır. Bu sebeplerle yüzlerce insan ceza alır. İslâm dininin genetiği ile oynanarak “Kur’an’ı Kapa, Kadınları Aç” fitnesinin ilk hamleleri böyle başlatılmış olur.

*

30 Ocak 1932’de başlayan Türkçe ezan zulmü, 1950 yılının Haziran ayında Demokrat Parti’nin tek başına iktidara gelmesine kadar sürerek, 18 yıl boyunca devam eder.

1950 Türkiye Genel Seçimleri sonrasında Demokrat Parti Türkçe ezan ile ilgili olarak çalışmalar başlatır. Halk bu çalışmaya Türkiye Büyük Millet Meclis’i önünde büyük destek verir. 16 Haziran günü çıkartılan yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte Arapça ezan yasağı kaldırılarak, ezanın dili serbest bırakılır. Yasağın kalması her yerde bayram havasıyla karşılanır. Arapça ezanın serbest bırakıldığı gün halk o kadar sevinir ki, Bursa’da bir camide ikindi ezanı yedi defa Arapça olarak okunur.

Ezân-ı Muhammedî’yi aslına rücû ettirerek adını tarihin altın sayfalarına yazdıran başta Başvekil Adnan Menderes olmak üzere dahli olan herkesi rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.

*

O günlere şahitlik edenlerden İbrahim Kolbasar, bugün Fatih Camii’nin minarelerinden okunan “Allahû Ekber” sadâlarına eşlik etmenin huzurunu yaşarken, diğer taraftan “Allah o kötü günleri bu millete bir daha yaşatmasın” diye dua ediyor. O günleri hatırlamanın verdiği elem gözlerinden okunuyor.

Kolbasar, aradan 90 sene geçmesine rağmen imamların ezanı Arapça okurken, “jandarma geliyor” uyarısı üzerine “Tanrı uludur, Tanrı uludur...” şeklinde değiştirdiklerini ifade ederken çehresinde derin bir hüzün beliriyor. Bu bilgiler ışığında Kolbasar’ın, “Allah o günleri bu millete bir daha yaşatmasın” demesindeki derin mânâ ve travmayı daha iyi idrak ediyoruz.

*

Ömrünü gücü yettiğince “Emr-i bil-marûf nehy-i ani’l-münker” yaparak geçiren Kolbasar kendine has üslubuyla, “Bizler Allah demenin suç olduğu karanlık günler geçirdik. İslâm’ı yok etmek isteyenlerin saldırılarına maruz kaldık. Çok çile çektik, çok...” derken dağlanmış yüreğinden gözlerine hücum eden yaşlar yanağını ıslatıyor. Ve arkasından, “Müslümanlığın serbestçe yaşandığı bu günlerin değerini bilin. Allah’ın kitabı Kur’an’a ve Hazreti Peygamberin sünnetine sıkı sıkıya sarılın. İslâm’ı iyi öğrenin” nasihatında bulunmayı ihmal etmiyor.

Böyle hasbî insanların duasını almak lâzım.

Vesselâm.

***

TEK PARTİ ZİHNİYETİ FIRSAT KOLLUYOR

Gelelim diktacı, jakoben, millete ve milletin değerlerine düşman Tek Parti zihniyetinin bu günkü yansımalarına...

Batı’da devlet başkanları, mahkemeler İncil’e el basma ritüelini gerçekleştirdiğinde laiklik ihlal edilmezken; Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı devletin kurumlarını duayla açtığında bu zihniyet; en ağır nefret dilini kullanarak bir kaşık suda fırtınalar kopartıyor.

Okullarımızda İngiliz, Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan modeli tedrisat uygulanırken çağdaşlaşma(!) adına ses çıkartmayan bu zihniyet; okullarda “Osmanlı Türkçesi”nin zorunlu ders olmasına ve okul öncesi verilen din eğitimine tahammül edemiyor.

Dinlerarası Diyalog” adına arz-ı endam eden papalara, papazlara, piskoposlara, rahibelere gıkını çıkartmayan, LGBTİ+ sapkınları bütün kutsalları ayaklar altına alırken üç maymunu oynayan bu zihniyet; vatanın aslî unsuru olan din bilginlerine fütursuzca saldırıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4-6 yaş Kur’an kurslarında okul öncesi verilen din eğitimini densizce eleştiren bu zihniyet; din eğitiminin “Orta Çağ Zihniyeti” olduğu bühtanında bulunuyor. (Oysa tarif edilen “Orta Çağ Zihniyeti”nin temsilcisi batılılar papazları, hâkimleri, bilim insanlarını giyotinle kıtır kıtır doğrarken; “İslâm Medeniyeti” bilimde, fizikte, matematikte, tıpta, astronomide, mimaride altın çağını yaşıyordu.)

İktidarın muhafazakarlaşmaktan geçtiğini kulaklarına üfleyenlerin ağzıyla “helalleşme” propagandası ile oy devşirme politikası güden bu zihniyet; aslında zulme tabi tuttukları mazlumlarla “helalleşmek” değil, “hesaplaşmak” için fırsat kollanıyor.

*

Her şey güzel olacak” sloganıyla bazı imkân ve fırsatları yakalayan bu zihniyet; “nerede kalmıştık!..” diyerek bilinç altlarındaki bütün kötü senaryoları birer birer piyasaya sürüyor. Toplumun değerleriyle barışmış gibi davranan bu zihniyet; bırakın “helalleşme”yi zaman zaman kontrolden çıkıp “hesaplaşma”nın “dışa vurum” patlamasını yaşıyor.

Bu zihniyet eline fırsat geçirsin; Ezân-ı Muhammedî’yi Türkçeleştirilmekten, Kur’an-ı Kerim’i yasaklamaktan, aile yapısını iğfal eden “İstanbul Sözleşmesi”ni yürürlüğe sokmaktan, başörtülüleri Arabistan’a sürülmekten, Ayasofya-i Kebir Câmi-i Şerifi’ni müzeye dönüştürmekten, “28 Şubat 1000 yıl sürecek” iddiasını kaldığı yerden devam ettirmekten asla geri durmaz!..

*

Değişime direnen, milletin değerleriyle barışıyormuş gibi yapıp fırsat bulduğunda savaş baltalarını çıkartarak insafsızca saldıran bu zihniyetin “helalleşme” değil, “hesaplaşma”yı kolladığı te’vîle gerek kalmayacak kadar sarîhtir. Söylem ve eylemlere bakıldığında bugünün CHP’si; Millî Şef döneminin güncel versiyonudur.

*

Son günlerde “cemaat evleri”, “cin çıkartma”, “Hz. Adem ile Havva’yı ‘cahil’ ve ‘aptal’lıkla itham etme” müptezellikleri üzerinden İslâm’ı ve Müslümanları hedefe alan manşetler arka arkaya köpürtülmeye başlandı. Tıpkı 28 Şubat’ta olduğu gibi “irtica hortlatma” seansları ile hükümet zora sorulmaya çalışılırken, aslında milletin değerlerine operasyon çekiliyor.

Bre densizler sakın unutmayın!.. İnanç partiler üstü bir kavramdır; savaş açan istisnasız kaybeder.