21 Ekim 2021

Ailenin Adı Yok

Modern hayat, hızlı teknolojik gelişmeyle birlikte belirli değerlerimizi ve kurumlarımızı maalesef haddinden fazla örselemiştir. Bu örselemenin en başında ise  “aile kurumumuz” gelmektedir. Bir toplumda aile, o toplumun en temel dinamiğidir. Bireyin sahibi olduğu kişiliğini ve toplumsal kimliğinin hazırlayıcısı aile kurumudur. Aile; dayanışma ruhu, emniyet hissi ve bir ahlâk aktarımı açısından bireyi topluma yollar ve birey aile kurumunun kendisine kazandırdığı nitelikler ile topluma ait olur. Ama toplumda da savrularak yok olmamalıdır. 


İçinde yaşadığımız modern kapitalist sanayi toplumu kendine ait bir “İNSAN” anlayışı inşa etmiştir. İnşa edilen bu “İNSAN” anlayışı modern kapitalist sanayi toplumunun dünya görüşündeki zeminin önemli bir unsurunu oluşturur. Aile; “BİREYSELLİĞE” rağmen, “BİZ” duygusunun varlık sahasıdır. 

Modernite bir bilinç olarak sosyal hayata, topluma ve ailemize farkında olmadan sinsice girmiştir. Burada değerlerimizi örseleyen moderniteden bahsediyorum. Yoksa her yeni olana kör bir bakış açısıyla karşı çıktığımdan değil. Teknolojik ilerleme ile hayatımıza giren konfor, ona nasıl yaklaşmamız gerektiğini bilmezsek dönüp bizi vurabilir. On yaşındaki bir çocuğun elinde de yüksek teknolojik düzeyde bir telefon var. Ona bunu hediye eden ebeveynlerin elinde de böylesi bir telefon var. Aile “BİZ” duygusuysa, bu teknolojiden kopamayan aile fertleri nasıl “BİZ” duygusunu oluşturabilecek?

Bugün aile içi iletişimsizlik ve kayıtsızlıkla yüz yüzeyiz. Özellikle mütedeyyin ailelerin bu sınavı verirken daha kolay vereceğini düşünüyordum. Ama yanılmışım. Şu pandemi süreci olmasa belki aile bireyleri uzun zamandır bir arada olmayabilirdi. İletişimin olmadığı yerde diyaloğ olmaz. Diyaloğun olmadığı yerde anlama olmaz. Anlamanın olmadığı yerde ise “BİZ” duygusu oluşmaz. Bir toplumun kalitesini o toplumu oluşturan ailede görürüz. Bizim kriterimiz bu olmalıdır. Ve biz modernitenin bizi kuşatan olumsuzlamalarına karşı “ısrarla” aile kurumunun önemini pekiştirmeliyiz.  

Yazımızın başlığı aslında Hilâl Kaplan’ın son kitabının ismidir. Geçen hafta kitapçıları gezmeye çıktığımda Hilâl Kaplanın bu kitabını rafta gördüm ve alıp bir solukta okudum. Kitabı okuduktan sonra;  yazarın, epey bir zamandır muzdarip olduğum durumları çok ustaca kaleme almış ve oldukça yalın bir dille meramını ifade ettiğine şahit oldum. 

Sayın Kaplan; kadın hakları, feminizm, aile, İstanbul sözleşmesi ve bunların hukuki yansımalarını, aile kurumu ve insan hakları açısından çözüm önerileriyle birlikte sade bir şekilde dile getirmiştir. Kitabın girişinde “Ev, direnişin merkezidir”  (Sayfa 23) ifadesi bana göre bir aforizma değeri taşımaktadır. Bu aynen de öyledir. Eğer ailemize sahip çıkarsak küresel sistemin bize dayattığı dejenerasyona direnebiliriz. Kadın haklarının pozitif ayrımcılığına dayalı abartının ne boyutlara vardığını ve İstanbul Sözleşmesiyle ilişkisinin ne düzeyde olduğunu Sayın Kaplan kitabında oldukça net bir şekilde açıklamıştır.

Sayın Kaplanın “Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesini de” bizlere hatırlatması, geçmişimizden kopmamamız ve geçmişimizden öğrenmemiz gereken bir çok şeyi de bizlere hatırlatmıştır. Bu kitap kadın haklarını savunmak için illa feminist olmaya gerek kalmadığını istatistik veriler ile ortaya koymuştur. Bu küçük ama doyurucu çalışma; herhangi bir uluslararası bağlayıcılıkla kadın haklarını ortaya koymak değil, kendi özel ve kültürel koşullarımızla hukuki normlarımızı bir misyon olarak omuzlayabileceğimiz özgüveni bize vermektedir. 

Ne de güzel söylemiş Sayın Kaplan; “Sloganların değil, gerçeğin peşinden gidin” (sayfa 113).  Alın size bir aforizma daha... Klişeler ile düşünenler sloganlarla yaşar. Çok şükür ki İstanbul Sözleşmesinden çekildik. 6284 sayılı kanunumuzu daha olumlu bir şekilde değerlendirmeye alırsak hem insan hakları hem aile kurumu açısından daha kuşatıcı sonuçlara varabiliriz diye ümit ediyorum. Ne erkeğin kadına ne de kadının erkeğe üstünlüğü yoktur. Kadının da erkeğin de rolleri vardır. Bu rolleri yarıştırıp bir üstünlük kategorisi oluşturmak toplumu bölmek ve huzurumuzu istikrarsızlaştırmaktır. Bir müslüman olarak üstünlüğün ancak takvada olduğu bilincinde yaşamalıyız. Cenab-ı Allah her insanı kendi koşulunda imtihan eder. İnancımız aslında bir çok daralan perspektifimizi açacak zihinsel berraklığı bize sunabilir. Yeter ki, doğruyu isteme ve doğruyu yaşama istihdadıyla O’na yaklaşalım. 

İstanbul Sözleşmesi neticesinde bir çok kişinin mağdur olduğunu birebir çok iyi gördüm. Herhangi bir sinirden ötürü eşiyle tartışan kişinin kirasını, elektriğini, suyunu, aidatını ödediği eve girememesi size de garip gelmiyor mu?  Bir taraftan kadın hakları diye bir bağlayıcılık ortaya koyacaksınız ama bunun sonucun da bir ailenin yıkımına sebep olacaksınız. Bu kabul edilebilir mi? Bu köşemde sizlere onlarca örnek sayabilirim. Kadının beyanı esas demek, kadın yalan söylemez mi demektir? Hukukta asıl olan delildir, beyan değildir. 

Yazımıza son verirken, Hilâl Kaplanın “Ailenin Adı Yok” adlı eseri bu satırları aşacak çapta, ikna edici bir çalışmadır. Konuyla ilgilenenlerin ivedilikle istifade etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yaptığı çıkarsamalar aile kurumumuz açısından bir çok yaraya merhem olabilecek bir içeriktedir. Satırlarımızın sonunu da yine Sayın Kaplanın aforizma niteliğindeki bir sözüyle bitirmiş olalım; “Hakikatler yüz çevirmekle yok olmaz.” (Sayfa, 109)... 
 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement