Metin Önal Mengüşoğlu: Akif bir devrimciydi

Metin Önal Mengüşoğlu: Akif bir devrimciydi

Edebiyatımızın önemli isimlerinden olan Metin Önal Megüşoğlu ile İstiklal Marşı'nın 100. Yılı dolayısıyla Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u konuştuk.

01 Ağustos 2021 11:07:13

Edebiyatımızın önemli isimlerinden olan Metin Önal Megüşoğlu ile İstiklal Marşı'nın 100. Yılı dolayısıyla Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u konuştuk.

Röportaj: Mehmet Kurtoğlu

MEHMET KURTOĞLU_3110f616f32b5938f4388c5f00ce3ab7.jpeg

Metin Önal Megüşoğlu şiir, hikâye, fikri eserleriyle günümüz edebiyatında önemli bir isim. Özellikle İslami duyarlılığıyla öne çıkmaktadır. Birkaç baskı yapan “Müstesnâ Şair Mehmed Âkif” kitabı hem edebi hem fikri boyutuyla Mehmed Âkif’i anlatan bir eser. İstiklal Marşı’nın 100. Yılı dolayısıyla kendisiyle Âkif üzerine yaptığımız bu mülakatta, daha çok Âkif’in İslamcılık yönü üzerinde durduk. Severek okuyacağınız bu mülakatta Âkif’in İslamcılığı ve fikri boyutunu görülecektir.

-Herkesin bir Âkif’i var. İslamcı, milliyetçi, ittihatçı, muhalif, vs… Bütün bu yakıştırmalar dışında size göre Âkif’i tanımlıyorsunuz? Kitabınızda belirttiğiniz üzere onu müstesna kılan şey nedir?

-Kanaatimce iki tür insan herkes tarafından sevilir, takdir edilir. Biri sahiden önemli işler yapmış, herkesin olmasa da büyük ekseriyetin gönlünü kazanmış kelimenin tam anlamıyla “iyi” insandır. Diğeri müraidir. Herkese karşı başarılı biçimde rol oynadığından ötürü benimsenmiş görünür. Ancak birincinin zamana karşı dayanıklılığı ikincisine göre çok yüksektir. Çünkü neticede mevzu ölümlü insan üzerinden tartışılmaktadır. Ve her iki tür de ölür/ölecektir. Mürainin maskesi kısa zamanda düşer fakat iyilik ve güzellik kriterleri bütün insanlık bakımından ortak aklın tespitiyle bilinebileceği için, “iyi” insanın sergilediği hayat modeli ölümünden sonra daha da kıymet kazanır.

Niçin herkesin bir Akif’i vardır; mürai biri olduğu için mi? Yoksa savaşçı, şair, ahlak adamı ve en ufak bir nifak belirtisi taşımayan Müslüman kimliğinden ötürü mü?

Çok nadir insan, üzerinde bu kadar müspet kimlik/kişilik modelleri yüklenmiş ve ölümüne kadar da asla taviz vermeden bütün bu alanlarda daima zirveleri zorlamıştır.

Nazım Hikmet’in bile “Akif, inanmış adam” diyerek taltif ettiğini biliyoruz. Marksist şairlerden Ataol Behramoğlu’nun bir vakitler “Edebiyatımızda Akif olmasaydı, Nazım Hikmet de olmazdı” dediği müsellemdir.

Bu durum bize ne söylüyor? Biliyoruz ki, bütün insanlar yeryüzüne İslam fıtratı ile geliyorlar. Beşeri yaradılışın son safhasında Cenab-ı Allah bütün insanlara bizzat Kendi Ruhundan üflediğini söylüyor. Vicdan, sezgi, ilham, hissi kablel vuku, altıncı his şeklinde tesmiye olunan beşeri kabiliyetin kaynağı işte söz konusu bu İlahi Ruh’tur. Böylece insanlar, kendileri yerine getiremese, başaramasa bile insanlık ve güzel ahlak alanında mümtaz bir insanı bulduklarında bazen onu kıskanarak bazen de gıpta ederek yüceltmek, takdir etmek durumunda kalmaktadırlar. Akif’in her muhit bakımından karşılaştığı muameleyi böyle izah etmek mümkündür.

Benim nazarımdaki Akif’e gelince, bence arasına doğduğu toplumun en zaruri ve acil ihtiyacı olan sahih Müslümanlık idraki ve salih amel (güzel ahlak) noktasında gösterdiği örnekliktir onu değerli kılan. Osmanlı Devleti’ni çökerten, bence İslam’ın ana kaynağından kopuk, ferdi ve de atalar kültüne dayalı Müslümanlık idraki olmuştur. Bunun sonucu ortaya konulan ahlak modeli ise ne yazık Nebevi soluğunu çoktan yitirerek mezhep/meşrep merkezli bir çözülme yaşamıştır. Akif tıpkı Muhammed İkbal gibi “Müslümanların yeniden Müslüman olması gerekir” diyen bir anlayışın sahibidir. Devletin çöküşü aynı zamanda toplumun çözülüşü anlamı da taşır. Toplum ahlaken sükût ettiğinde dağılır. Nitekim Batılı aydınlar sinsice bir şeytanlıkla, Osmanlı toplumunu eleştirirken yine “İslam” üzerinden bir okuma yapmış ve “İslam terakkiye manidir” diyerek Osmanlıyı Hıristiyan olmaya veya İslam’ı terk etmeye çağırmıştır.

Ernest Renan adlı Fransız yazarın iddiasına cevap Cemaleddin Afgani ve Namık Kemal’den gelmiştir. Ki Akif işte bu İslam’ın yenilikçi ve ıslahatçı muhitiyle benzer kanaatler taşıyan bir münevverdir.

Müstesna Şair Mehmed Akif adlı eserimde daha ziyade onun Safahat adlı şiir kitapları üzerinden bir değerlendirmesini yapmıştım. Niçin “Müstesna” idi? Çünkü Kur’an-ı Kerim, Şuara Suresinin son ayetlerinde şairlerin olumsuz tutum ve davranışlarına değinir ancak son söz olarak “Hakkı söyleyenler müstesna” der. Ben de Akif’i şiirleri üzerinden değerlendirirken Müstesna Şair sıfatını kullanmayı münasip buldum. Edebiyatımızda Kur’an ifadesiyle sahiden “Müstesna” şair kimdir sualinin ilk cevabı Mehmed Akif’tir elbette.

-İslamcılık düşüncesinde Âkif’in önemli ve özel bir yeri var. Ancak onun düşüncesine yer verirken reformcu olarak bilinen Abduh, Reşit Rıza, Afgani’nin etkisinde kaldığını söylüyorlar. Âkif’i bunlarla örtüştüren ve ayıran hususlar nelerdir?

-Afgani, Abduh, Reşit Rıza ve benzeri ilim ve fikir insanlarına “Reformcu” yaftasını yapıştıranların büyük ekseriyetine ben “Ortodoks” desem -ki söylemekten çekinmemişimdir- tartışmamızın sonucu nereye varır? İthamlar, karalamalar kimseyi bir yere vardırmaz. Söylenen söze, yapılan işe bakalım. Akif yalnızca şiir yazmadı, güzel ahlak modeli bir insanlık davranışı sundu. Ama yukarıda zikri geçen ilim ve fikir insanlarının makalelerini, denemelerini Arapçadan Türkçeye tercüme ederek Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşat mecmualarında neşretti. Tercümeler büyük bir külliyat tutmaktadır. Kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın Akif’i bu kişiliklere olan muhabbetinden kopartamaz. Öyleyse yüreği yiyen gelip Akif’e de “Reformist” desin de görelim. Nitekim diyenler oldu yakın zamanlarda peki Akif’in değerinden zerre miktar kopartabildiler mi?

Türkiye’de ne yazık ilmi ve fikri hiçbir kıymeti bulunmayan çirkin bir sürtüşme sürüp gitmektedir. Celalettin Rumi ne diyordu: “Herkes aynı fikirdeyse hiç kimse düşünmüyor demektir.” Kimse kimsenin her fikrini benimsemek zorunda değildir. Ancak kendi fikrine aykırı bulduğunu yaftalamak ise fikir insanına yakışmaz. Bahsi geçen ilim ve fikir insanlarıyla beraber Akif de Batı karşısında artık mağlubiyeti kesinleşmiş bulunan Müslüman toplumun yeniden ayağa kalkması için türlü teoriler, iddialar geliştirmiş, türlü çareler aramış ve onlara başvurmaya çalışmışlardır. Elbet bu arada yanılmış olmaları, isabetsiz görüşleri de bulunabilir. Ancak onların samimiyetinden şüphe duymak ve insanların gözünde itibarsızlaştırmaya çalışmak ancak korkakların, kendine, fikrine güveni olmayan silik, sinik, Necip Fazıl’ın ifadesiyle ham yobaz ve kaba softaların işidir.

Akif de Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa da hatta Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi “Panistlamist” sayılan şair ve edipler de tıpkı Afgani, Abduh, Reşit Rıza, Ferit Vecdi, Muhammed İkbal, Musa Carullah ve benzeri Müslümanlar gibi aynı endişelerin ve arayışların insanlarıydılar. Akif’i onlardan ayırmaya çalışma ham gayreti boşunadır. Akif son Osmanlı yurttaşları arasında İslam’ın yenilikçi ve ıslahatçı muhitlerinin aktif neferlerinden biriydi.

İslamcılık fikriyatına gelince, şunu unutmamalıdır ki Osmanlı Devleti yaşarken asla ortada bulunmayan yepyeni fikir cereyanları çöküş esnasında doğmuştu. Ne Osmanlıcılık, ne Türkçülük, ne Garpçılık ve ne de İslamcılık diye bir dert yoktu Osmanlı yaşarken. Ancak çöküşle beraber memleketin münevverleri kalkış, kurtuluş ve diriliş reçeteleri üzerinde çalışırken, herkes kendi zaviyesinden bir iddia ortaya koydu. Şimdi bu cereyanlar arasında Akif’i hangisine yakıştırabilirsiniz? Elbette İslamcı denilecektir. Esasen “Cı” ekiyle anılan bu ifade takma, yakıştırma bir ifadedir. Mehmed Akif, Said Halim Paşa’nın Fransızca yazdığı eserleri Türkçeye tercüme ettiğinde “İslamlaşmak” ismini münasip bulmuştur. Bu elbette toplumun yeniden (geleneksel değil sahih) İslam’a dönmesi anlamı taşıyordu. 

-Âkif’in tasavvufa karşı olduğu oldukça yaygın. Şiirlerine baktığımızda bu fikri kuvvetlendiren birçok kanıt var. Ancak onun Mısır’daki son yıllarında içine döndüğünü, mistik ve metafizik şiirler yazdığı, tasavvufa yöneldiği söyleniyor. Gölgeler, Hicran, Gece şiirini buna örnek gösteriyorlar. Bu konuda fikirleriniz alabilir miyim?

- “Tasavvufa yönelmek”, züğürt tesellisi; Akif’ten vazgeçemeyeceğini anlayan kimi mistikler bu iddia ile avunup duradursunlar. Mehmed Akif’i ömrünün sonunda hem de sağlığını yitirdiği bir dönemde duygu boyutu biraz daha ağırlıklı üç adet şiiri okuyarak tanımlamaya kalkışmak, geride bıraktığı muazzam kültür hazinesi olan birikimi bir kalemde silip atmak hangi mantık ve ahlakın yapacağı iştir. Gelelim Akif’in tasavvufa karşı olduğuna dair görüşlere. Evvela bilinmelidir ki Akif muhalif değil muvafık bir insandır. Demem o ki kendisi birilerine karşı değil birileri ona karşıdır. Yoksa Akif fıtrata ve vicdana yani meşiyyete muvafık bir hayat anlayışı ve iddianın sahibidir. Olsa olsa hurafeciler, bidatçılar, mezhep ve tarikat fanatikleri Akif’e karşıdırlar.

Akif “Sundular Türk’e tasavvuf denilen olgun şırayı” mısraı ile ne anlatmak istiyordu diye sorulduğunda, onun külliyatının bütününe bakarak verilecek cevap şudur: Her ne isim altında olursa olsun, isterse “İslam tasavvufu” kisvesi taşısın, türlü maskaralıkları, İslam dışı şölen ve törenleri, Hint mistisizminden, Şamanizmden aktarılmış ritüelleri, İran Mecusiliğinin alışkanlıkları ve ezberlerini, hülasa esatire, mitolojiye dayanan inanışları hedef almıştır. Gerek Safahat ve gerekse de nesir metinleri, Hasbihal adı altındaki denemeleri okunduğunda görülecektir. Bu bakımdan ne onu Tasavvufa karşı ne de ömrünün sonunda mutasavvıf oldu diye tanımlamak neredeyse zulüm boyutunda bir haksızlıktır.

Gelelim Gölgeler, Hicran, Gece gibi şiirlere. Sanki daha önceleri metafizik imaj ve simgeler taşıyan hiçbir şiiri yokmuş, yalnızca bu üç şiirden hareketle ilk defa metafizik temalı şiir yazmış gibi göstermek de yukarıdaki itham kadar büyük bir zulümdür. Akif’i hiç tanımamış olmaktır. Daha ilk şiirlerinden itibaren fizik hayat dediğimiz benmerkezci ve içe dönük kaç şiiri vardır ki Akif’in? Onun bütün şiirleri deyim yerindeyse metafizik âleme dönük değil midir? Allah, ahiret, Kur’an, iman fizik âlemin meseleleri midir? Allah’a ve ahirete inanmak gayba inanmak değil midir? Gayp ise fizik âleme mi metafizik âleme mi dâhildir?

Ben işbu sualin içerdiği iddiaları işittikçe, iddia sahiplerinin fizik ve metafizik kavramlarını bile doğru dürüst tanımlayamayan insanlar olduklarını hayret ve ibretle izlemekteyim. Böylesine sığ, düşüncesiz, sıradan, fanatik yorumlar Akif’e asla yakıştırılamaz lakin sahiplerine nasıl yakışıyor, yazıklar olsun demekten başka bir söz bulamıyorum.

-Âkif bir şair olarak yalnızca şiiriyle değil, aynı zamanda bir ahlak abidesi olarak da İslamcıların örnek alması gereken bir şahsiyet. Bugün İslam toplumunda en çok eksikliğini hissettiğimiz ahlak konusundaki Âkif’in tutumunu açıklar mısınız?

- Öteden beri, zaman verecek olursam tam elli yıldan bu yana “Ahlak, Din’den önde gelir” deyip duran ve bu iddia üzerine yazmış konuşmuş birisi sıfatıyla söylüyorum ki, kanaatimin kaynak kişilerinden biri Mehmed Akif’tir. Malum, ahlak nötr bir kavramdır ve iyi ahlak kötü ahlak diye ikiye ayrılır. Ahlak salt müspet bir kelime değildir. Çünkü bütün insanlar şöyle veya böyle birtakım davranışlardan ibaret hayat modelleri sahipleridirler. Bu tespiti yaptıktan sonra niçin ahlak dinden önde geliyor sualini cevaplayalım. Misalimizi Mehmed Akif üstattan seçelim, ne diyordu: “Talep nasılsa tabii netice öyle çıkar/ Meşiyyetin sana zulmetme ihtimali mi var/ Çalış dedikçe şeriat çalışmadın, durdun/ Onun hesabına binlerce hurafe uydurdun/ Bir de tevekkül sokuşturup araya/ Zavallı, dini çevirdin maskaraya.” Görüldüğü gibi “Kader, Tevekkül” gibi ahlakın temel kavramları üzerinden ciddi eleştirileri vardır. Öyle ki toplumun amentüsüne yönelik çok köklü bir uyarıdır onun yaptığı.

İddialarını yaşayan biri sıfatıyla Akif, Müslümanlığın atalardan, dedelerden intikal eden bir miras olamayacağını, her ferdin hür iradesiyle tercih etmesi gereken bir Din olduğunu önce yaşamış (ahlakına katmış) ardından da töre ve gelenekler sarasında boğulmuş toplumuna hatırlatmaya çalışmıştır. Son Allah Elçisi, Sevgili Peygamberimizin, ömrünün ilk kırk yılında, zalim ve müşrik toplumu arasında kazandığı sıfat “Emin” idi. Yalan söylemeyen, sözünde duran, emanetlere ihanet etmeyen, kimsenin malında, canında gözü olmayan bu zat henüz İlahi Vahiy ile muhatap da olmamıştı. Mehmet Akif’in hayatı boyunca kimin izini takip ettiğini görmek isteyenler Mekkeli Abdullah oğlu Muhammed’e bakabilirler. Aslında bütün müminlerin şiarı böyle olmalıyken, günümüzde dışarıya yansıtılan fotoğraf ne yazık ki asıl modelinden bir hayli sapmıştır. Sebebi ve çaresini ise Akif’i dikkatle okuyanlar orada bulacaklardır.

İşte birkaç örnek:

“Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”

“Hüda’yı kendine kul yaptı kendi oldu Hüda

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete ha!”

“Eğer çiğnenmemek isterseler seylabı eyyama

Rücu etsinler Müslümanlar sadrı İslam’a.”

“Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinin hala

Kabil mi ihtiyacatını telafi; asla!”

“Evvela ahlakımız düzelmeli” görüşünü her vesileyle kaleme alan Akif, bunu yaşantısıyla da ortaya koymuştur. Dahası o asla “Muhafazakâr” değildi o ancak bir “İnkılapçı” günün diliyle “Devrimci” idi. Saltanat rejimine tenkitler getirirken ve atalar kültüne karşı Kur’an’ı gösterirken “İnkılap istiyorum” diye çırpınıyordu.

-Cemil Meriç, “şairi çok yerlerin düşüncesi dumura uğramıştır” bağlamında bir ifadesi var. Türkiye’de İslam düşüncesine baktığımızda ise, bunun öncü isimlerinin şairler olduğunu görüyoruz. Namık Kemal’den Mehmet Akif’e, Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a kadar bir şairler zincirinden bahsetmek mümkün. Ancak Sizin Müstesna Şair” diye kaleme aldığınız Akif kitabının girişinde Şuara süresindeki şairlerle ilgili ayeti epigraf olarak kitabın başına koymanız dikkatimi çekti. Ayeti “ Allah’ın vaadine inanan şairlerin eliyle bir inkılap” yapılacak diye anlamlandırmışsınız. Oysa ayetin başında şairler sahralarda dolaşan, ayakları yere basmayan kişiler olarak tanımlanmaktadır. Ayeti bütünlüğü içinde baktığımızda sizin şairlere mal ettiğiniz inkılap bir zorlama değil mi?

-Hayatım boyunca üzerinde durup düşündüğüm bir meseleyi yeniden açmama vesile olacaktır bu sual. Geriye dönerek atalarımın, Anadoluyu Müslümanlaştıran kavimlerin tarihine, özellikle Türk ve Kürt halklarına baktığımda ne görüyorum? Fetihleri bir yana bıraktığınızda ticaret, ziraat, zenaat ve sanat meşguliyetlerinin neredeyse bütünüyle azınlık unsuruna bırakıldığı bilinmektedir. Fetihlerle İran’dan Viyana kapılarına kadar at sırtında aylarca, yıllarca dolanıp duran memleketin asli unsuru, askerlikten gayrı bir meslek ile pek fazla uğraşamamıştır. İlmi ve fikri faaliyetler yalnızca medreselerin muhitinde ve ne yazık Türkçe ve Kürtçe değil Arapça tahsil edilmiştir. Edebiyatın dili ise Farsçadan büyük oranda etkilenmiştir.

İslami bilgi ana kaynak olarak bütün inananlar tarafından doğrudan Kur’an’dan alınmak yerine medreseler Arapça tahsil yaptığından Türkçe ve Kürtçeden başka dil bilmeyen insanlar, din öğrenimini ancak bir takım tekke ve zaviyelerden yahut da Anadolu’da bolca bulunan şairlerden almak durumunda kalmışlardır. Selçuklu ve Osmanlıda kanaatimce ulemanın vebali şairlerden ziyadeydi. Çünkü ne yazık ulema halklarının diliyle ilim yapıp öğretmeyi ihmal etmiş, ilmi medrese duvarları arasına ve de ezbere, şerh ve haşiyeye yükleyerek, orijinal üretimden uzak durmuştur. Kimilerine ağır gelecek olduğunu bildiğim bu eleştiri aynı zamanda bir özeleştiri de sayılmalıdır; çünkü hakkında konuştuğum toplum benim de atalarımdan müteşekkildir. Geleceğin inşasında geçmişin yükünü azaltmak için buna ciddi ihtiyaç vardır.

Bilenler bilir, Cuma hutbe ve vaazlarında hocaların en fazla kullandıkları şiir ve anlatımlar Mehmed Akif ile beraber kimi şairlere aittir. Çünkü Cemil Meriç’in vasıflandırmasını haklı çıkartacak miktarda şairi vardı bu toplumun. Nitekim halkın eline dinini öğrensin diyerek tutuşturulmuş kitapların neredeyse tamamı manzum eserlerden mürekkepti. Ahmediye, Muhammediye, Kara Davut, Siret-i Nebi, Mevlid-i Şerif, Mızraklı İlmihal birer manzum eserdi. Yalnız Türkçe mi Kürtçede mesela Ahmed-i Hani’nin Akide-i İman adlı eseri de manzumdu. Beni ve Cemil Meriç’i haklı çıkartmaya yetmez mi bu örnekler?

Bir örnek de Cuma hutbeleridir. Hatırlıyorum benim çocukluğumda mahalle camilerinde minberin en üst basamağında duran Osmanlı Türkçesiyle yazılı içerisinde elli iki adet yazı bulunan hutbe kitabı vardı. Yılın her haftası için önceden hazırlanmış kalıp hutbe metinleriydi bunlar ve çoğu manzum haldeydi. Asırlar boyunca halka aynı teraneler okunup Cuma namazı eda edilmişti. Hâlbuki Cuma namazı siyasi bir namazdır. Bir beldenin en büyük mescidinde bölgenin en yüksek mülki amiri tarafından kıldırılması gerekirdi. Bölgenin haftalık kongresi mahiyeti taşımalıydı. Mahalli sorunların, dertlerin, işlerin bir arada görülüp konuşulması, tartışılması maksadına matuf olmalıydı.

Şiirin ve türkünün neden bunca yaygın olduğunun bir başka göstergesi ise evin reisi olan erkeğin aylar boyunca evinden uzakta fetihlerde bulunuşu sebebiyledir. Hasret ve vuslat duygularının harmana dönüşmesinden ötürü olsa gerektir. Şiirin ve türkünün en uzun boylu kışkırtıcısıdır bu duygular. Memleketin asli unsuru olan Müslüman ahalinin ilim, fikir, felsefe, kelam gibi meşguliyetleri dar bir kesime bırakarak, yalnızca sözlü ve kulaktan dolma kültür ve bilgiyle iktifası sonucunda Mehmed Akif’in eleştirilerine maruz kalınacak duruma düşürülmüştür toplum.

Ben eserimde halkın önceki tarihlerde bilgilenmesinin şairlere, tekke ve zaviyelerdeki eksik öğrenime terkedilişini eleştirel bir dille yazmıştım. Toplumun geleneğinden kolaylıkla kopmadığını göstermesi bakımından günümüzde de aynı ahvalin yaşandığına işaret etmek istemiştim. Benim neslim için söylüyorum, bizim İslamlaşmamız ilim ve fikir adamlarının dizinin dibinde gerçekleşmedi. Daha çok Mehmed Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç okuyarak belirli bir şuuru sahiplendik. Karşı kampta bulunan sosyalist yaşdaşlarımız da elbet Karl Marks, Lenin, Troçki okumaktan ziyade Nazım Hikmet ve Ahmed Arif okudular. Demem odur ki büyük ekseriyetle tarihi marazlar hala devam edip durmaktadır. Ümidim odur ki artık bu dar çerçeve her kesim bakımından kırılsın.

- İslam dünyasında İslamcılık söz konusu olduğunda âlim-aydın kimliğiyle Mevdudi, Mutahhari, Şeriati, Seyit Kutup gibi isimlerin öne çıktığını görüyoruz. Türkiye’de âlim-aydın kimliğiyle öne çıkan tek İslamcı Mehmet Âkif. Diğerleri şairler. Ayrıca Âkif dâhil Türk İslamcılığının bir teorik kitabı yok! Bu bir eksiklik değil mi?

-Akif dâhil bahsi geçen isimlerin neredeyse tamamının belli bir popülizmi olduğu ortadadır. Ancak özellikle son elli yıl zarfında telif ve tercüme eserlerin ciddi bir çoğalma gösterdiği gözlerden ırak tutulamaz. Osmanlı Devleti tarihi boyunca halkın eline Türkçe, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Arnavutça vb. mütekâmil anlamda tek bir Kur’an meali verilememiştir. Ebussuut Efendi tefsirini Arapça yazmak durumunda belki de zorunda bırakılmıştır. Oysa bugün Türkçede dört yüzün üzerinde telif ve tercüme Kur’an meal ve tefsiri mevcuttur. Ayrıca birilerinin karalamaları, yaftalamalarını bir kenara bıraktığınızda yerli Müslüman müfessir, kelamcı ve hadis otoritelerinin kaleme aldığı epeyce eser mevcuttur. Mehmet Sait Hatiboğlu hoca bugün yaşayan en değerli hadis âlimlerimizden biridir. Kimi İlahiyat fakültelerinde ciddi sempozyumlar yapılmakta onlar esere dönüşmekte ve başka Müslüman münevver ve ilim adamlarıyla ortak görüşler tartışmaya açılmaktadır. Düşünce ve ilim üretimi son elli yılda kanaatimce son bin yılın bütün elli yıllarından daha yoğunluklu şekilde sergilenmektedir. Elbette bunda ulaşımın, iletişimin hızlı yayılmasının rolü de görmezden gelinemez. Ancak memlekette Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış bulunan Ali Bardakoğlu hocanın Yüzleşme adlı eseri ve yine aynı klasmanda bulunmuş Mehmet Görmez hocanın çabaları görmezden gelinmemelidir.

Türk İslamcılığının teorik kitabı ile kastedilen nedir onu bilmem yalnız gözlerini kısarak bakanların göremediği, göremeyeceği bir hayli literatür birikmiştir bugün Türkçede. Dileyene yüzlerce örneği ben postalayabilirim. Ama önüne gelene sapık, reformist, mezhepsiz damgası vurarak uzaklaştıranların hem siyaseten hem de kültürel anlamda egemen olduğu bir zaman diliminde mesela kelamcı Şaban Ali Düzgün ve ılımlı Halis Aydemir ne anlatabilir ki?

Dikkatle bakmasını bilenlerin görebileceği ciddi bir gelişim, ümit verici bir aşama yaşamaktadır bugün Türkiye İslamcılığı. Evet, belki sualde ismi anılanlar kadar popüler değillerdir ancak ilmi seviyeleri hiç de aşağı basamaklarda bulunmamaktadır. Asıl mesele sözü edilen oluşum ve gelişim ne yazık ki resmen sahiplenilmediği gibi, halkın gözünden de kimi şarlatanlar tarafından düşürülmeye çalışıldıkça, menzile varmada gecikmeler yaşanacak gibi görünmektedir. Yine de Akif’in hasretlerini tatmin edebilecek bir zihinsel inşa bence başlamıştır. Yol uzun menzil uzak olsa da durum budur.

-Âkif nesirden daha çok şiirle fikirlerini dile getirmiştir. Bunu bilinçli bir şekilde yaptığını görüyoruz. Oysa ismini saydığımız İslamcılar içinde bu fikrin teorisini oluşturacak birikime sahip kişi Âkif’tir. Akif neden böyle bir eser yazmamıştır.

- Yazmamıştır ne demek; daha ne yapsaydı? Yüzlerce telif makale ve yüzlerce tercümesi kocaman bir nesir külliyatı oluşturmaktadır. Ayrıca Birinci Cihan Harbinin en hararetli yıllarında devlet adına gizli istihbari görevler üstlenmiş birisinden bir savaşçı kişilikten söz ediyoruz. Hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hususi görevlendirmesi üzerine Türkçede bir ilk olan Kur’an-ı Kerim mealini hazırlamıştır. Ancak bugün elimizde bu mealin bulunmayış sebebini herkes iyi bilmektedir. Yanlış ve sapkın bir uygulamaya alet edilmesin diye gözünün nuru sayılacak olan bu metnin yakılmasını vasiyet etmiştir.

Hiç şüphesiz Akif büyük bir şairdi. Ve geniş bir kitlenin kalbini yerinden oynatacak etkinlikte muhteşem bir sanat eseri ortaya koymuştu Safahat ile. Onun Safahat dışında nesir metinleri yazdığını bilenlerin sayısı o kadar azdır ki. İnsanlar, bence yine eleştirecek olursak, tembellikleri, üşengeçlikleri yüzünden Safahat ile yetinmeyi seçmişlerdir. Hâlbuki dönemine göre hayli ileri seviyede olan Said Halim Paşa’nın külliyatını hem de Fransızcadan Türkçeye kazandıran da Akif değil miydi?

Büyük Taarruz öncesi cephede askerin arasında onlara moral takviyesi yapan savaşçı kişilik, Türkçenin en yüksek soluklu şiirlerini yazan, kendisinden sonraki nesillere son derece güzel bir ahlak modeli bırakan ve sağlam ve sahih Müslümanlığın mübelliği nasir ve şair Mehmed Akif neticede aciz bir Allah kulu idi. Bence yapması gerekeni fazlasıyla yaparak aramızdan göçüp gitmiştir. Onun bıraktığı terekenin fazlası var eksiği yoktur. Öteki beklentileri de başka Müslümanlar karşılamalıydı. Nitekim eğer orijinalinden okunacak olursa onun çağdaşı Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini, Kur’an Dili adlı eseri kimin hangi arzu ve beklentisine yetmez? Yeter ki okunsun. Popülizm beklentilerinin zamanı çoktan geçmiş, tükenmiştir. Artık yere sağlam basmanın, slogan ve gösterişler yerine sahih idraklerin zamanı gelmiş de geçmektedir.

-“Ayrışma ve aykırılıklara rağmen, Türkiye’de unutturulmayan, vazgeçilemeyen ve herkese mahsus,  herkesin sevdiğini, hoşlandığını söylediği bir Mehmed Âkif var” diyorsunuz? Peki, Âkif’i sevmeyenleri nereye oturtuyorsunuz? Örneğin 28 Şubatçıların rahatsız olduğu bir isim de Âkif?

-Onların büyük ekseriyeti İstiklal Marşı okunurken ayakta bekleme mecburiyetiyle en azından küçük bir saygı gösterisinde bulunuyorlar. Ancak takiye yaptıklarını pekâlâ biliyoruz. Hakkını vermek gerekirse kimi çevrelerin Atatürk sevgisinde de bir sahtelik, riyakârlık yok mu? Hülasa Türkiye Cumhuriyetinin mevcut anayasasında “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” cümlesinde ifadesini bulan dogmatik kabul, yurdum insanını özellikle de imanlı kesimleri iki dilli olmaya açıkçası münafıkça davranmaya, riyakârlığa sürüklemektedir. En fazla Mehmed Akif ve de İstiklal Marşı münasebetiyle yaşanan bir açmaz, çıkmaz mevcuttur.

28 Şubatçılar denilen laik Kemalist asker ve sivil bürokratlar 1960 darbesinden sonraki her onarlı yılda benzer kalkışmalar yaparak imanlı halka gözdağı vermeyi alışkanlık haline getirmişler bundan ötürü de hayli şımarmışlardı. Nitekim 28 Şubatta bir dişçi General Akif’i merkeze alan konuşmasında “onları belleyeceğiz” diyerek hakaret sergilemişti. Fakat gün geldi devran döndü, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında bu zihniyetin tamamen olmasa da kısmen dişi kırıldı, sesi kısıldı, pusuda beklemeye başladılar. Nihayet hükümet 2021 yılını İstiklal Marşının kabulünün yüzüncü yılı münasebetiyle Akif ve İstiklal Marşı yılı ilan etti.

Akif’in muhafazakâr kesim arasındaki hasımları bence daha tehlikelidir. Çünkü laik Kemalistler dışarıdan tepki verirken onlar içerideymişçesine saçma sapan sebeplerle Akif’e yüklenmektedirler. Bu bahiste onları unutarak konuşmak hakkaniyete sığmaz. Kimlerdir onlar; en başta mezhep asabiyetini dindarlığın önüne çıkartanlar, faşist ve şovenist duygularla kavmiyetçi reflekslerini bir maskenin ardına saklayarak konuşanlar ve bir de asıl Akif ve benzerlerini reformist, mezhepsiz, sünnet düşmanı gibi tamamen uydurma yaftalarla gözden düşürmeye çalışanlar… Ben “Herkesin bir Akif’i var” derken biraz da ironik bir dil kullanarak “Mış gibi yapanları” kastetmiştim.  Çoğunluğun nazarında değerini düşüremeyeceğini anladığı kimseleri tek bir kimliğe hapsederek küçültmeye çalışanlar vardır toplumda. Onların sahiplenmesi şeytani bir hilenin gölgesi altındadır.

En tipik örneğini Türkiye 15 Temmuz 2016 günü kalkışılan darbe teşebbüsünde yaşadı. Fetö denilen meczubun yönettiği söylenen ve onun adıyla anılan söz konusu kalkışmada yer alan general rütbeli din ve millet düşmanlarının sahiden bu meczup şahsa bağlı ve bir tür din telakkisi sahibi olduklarına beni kimse inandıramaz. Onlar aldıkları eğitim sonrasında Batıcı, din düşmanı ve laik Kemalist inanç ve duygularını hiçbir şeyle değişmezler. Sadece ABD destekli ve kucaklarında buldukları kalkışmaya katılarak daha yüksek mevzi kapmanın peşindeki ham hayal sahiplerinden başkaları değillerdi.

Elbette bahsi geçen meczubun zihinlerini ve kalplerini uyuşturduğu fanatik birileri, bazı sempatizanlar vardı. Ancak işin arka planındaki yüksek rütbeliler bırakınız Mehmed Akif’i ne dini ne milleti ne de yurdu (Yurtta sulh) seviyorlardı. Sevdikleri yalnızca egolarıydı, bu durum da ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Yine de görünen odur ki hangi cepheden gelirse gelsin Akif’in kimliği ve çoğulcu kişilikleri bütün saldırıları göğsünde yumuşatarak mağlup etmeye yetecek kudreti her zaman bünyesinde barındırmış ve akıbet çatışmalardan galip çıkmıştır. Değil mi ki o, “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol/ Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Diyerek ömrünü tamamlamıştı.

-Son olarak eklemek istediniz bir şey var mı?

-Demem odur ki yalnızca Mehmed Akif merkezli değil, tarihi birer şahsiyete dönüşmüş bütün insanlar hakkında illa da bir karar verilecek bir kanaat geliştirilecekse, söylentilere, yaftalamalara, dedikodu boyutundaki yakıştırmalara bakmak yerine, onların kendilerinden sonrakilere bıraktıkları terekeye, esere bakarak konuşulmalı, düşünülmelidir. Mehmed Akif İslam milletine sergilediği hayatla önemli bir güzel ahlak modeli bırakmıştır. Bununla kalmamış Safahat adlı muazzam bir şiir külliyatı yanında aynı boyutlarda bir de nesir metinler hazinesi bırakmıştır. Tanımak, sahiden öğrenmek isteyenlere tavsiyem bir takım televizyon şakşakçılarını dinleyerek değil onun bahsini ettiğim eserlerine yönelerek değerlendirme yapmaları olacaktır. Mehmed Akif’in misyonu ve mesajını hiç kimse İlahi Vahiy merkezli sahih ve samimi bir Müslümanlık idraki, bir İslam Milleti fedailiğinin ötesinde göremez.

-Teşekkür ederim

Muhibbi bulunduğum sevgili Mehmed Akif üstada gösterilen alakadan ötürü ben de teşekkür ediyorum. 

Yorumlar

 
Advertisement Advertisement Advertisement