Âkif, saf şiir yazamazdı!

Âkif, saf şiir yazamazdı!

Âkif, İslâm âleminin en acılı döneminde, kendi içine dönerek saf şiir yazmayı vicdanına sığdıramadı. Çünkü karşısında kendi tabiriyle "vatan nâmına bir kabristan" uzanıyordu. İç dünyasının kepenklerini kapaması, cemiyete duyduğu sorumluk duygusuyla açıklanabilir.

03 Ekim 2021 04:16:59

Âkif, İslâm âleminin en acılı döneminde, kendi içine dönerek saf şiir yazmayı vicdanına sığdıramadı. Çünkü karşısında kendi tabiriyle "vatan nâmına bir kabristan" uzanıyordu. İç dünyasının kepenklerini kapaması, cemiyete duyduğu sorumluk duygusuyla açıklanabilir.

RÖPORTAJ: MEHMET KURTOĞLU

mehmet-kurtoglu-1_952a2e7a8ee4f66fc374babf249e7b7d.jpg

EDEBİYATÇI, şair, yazar Beşir Ayvazoğlu, gerek İstanbul, gerek Türk edebiyatının büyük ustaları üzerine yapmış olduğu araştırma ve biyografileriyle tanınan bir yazar. Özellikle biyografi alanındaki kitapları roman tadında. Onun biyografileri sayesinde Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Asaf Halet, Tarık Buğra vs. yazarlarımızı bambaşka bir gözle tanıdık. Edebiyatımızda uzun yıllar ihmal edilmiş biyografi türü onun sayesinde yeniden dirilmiştir. Özellikle “1924 Bir Fotoğrafın Hikâyesi” kitabı edebiyatımızda örneği olmayan eser. Bir fotoğraf üzerinden bir devri ve o devrin yazar şairlerini anlatıyor. Sekizinci baskısı yapılan bu kitabının merkezindeki şahsiyet Mehmet Âkif’ üzerine konuştuk. 

1924_f7eb0013c6190e808ed7f22063aeb423.jpg

-Büyük edebiyatçılarımızla ilgili kitaplarınız hayli yekûn tutuyor. Yahya Kemal’in ansiklopedisini dahi yaptınız. Son yıllarda daha çok kaleme aldığınız biyografi kitaplarınızla öne çıkıyorsunuz. “1924 Bir Fotoğrafın Hikâyesi” kitabınız edebiyatımızda bir ilk. Kısa bir süre önce sekizinci baskısı yapılan bu kitabınızda, bir fotoğraf üzerinden bir devri ve o devirde yaşamış yazar ve şairleri sinematografik bir şekilde anlatıyorsunuz. Bir fotoğraf üzerinden bir devri ve yaşayanlarını bu şekilde anlatmak olağanüstü bir iş, bu işin zorluklarından söz edebilir misiniz? 

Evet, biliyorsunuz, bu fotoğraf, Mehmed Âkif’in Âsım adlı eserinin 1924 ortalarında kitap olarak yayımlanması şerefine Midhat Cemal Kuntay’ın evinde verdiği davette çekilmiş, devrin önemli edebiyat adamlarını bir arada gösteren önemli bir fotoğraftır: Mehmed Âkif, Abdülhak Hâmid, Süleyman Nazif, Cenab Şahabeddin, Sami Paşazâde Sezai ve Midhat Cemal Kuntay, mevsim çiçekleriyle süslü mükellef bir yemek masasında bir arada görünmektedirler. Fotoğraf, Cumhuriyet’in ilânından kısa bir süre sonra çekildiği için ayrı bir önem taşımaktadır. İlk gençlik yıllarımdan beri ilgimi çeken bu fotoğraf hakkında hep bir şeyler yazmayı düşünmüştüm. Konunun kafamda kıvamını bulduğunu hissedince oturup yazdım; âdeta fotoğrafın içine girerek davetin verildiği Mısır Apartmanı’nın kapısından 1924 yılına çıktım. Âkif’i merkeze alarak söz konusu davetin sebebini, nerede ve niçin verildiğini, karede yer alan şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları dramları, birkaç ay önce ilân edilmiş olan Cumhuriyet’in hayatlarına nasıl yansıdığını anlattım. Fotoğraf karesinde görünmeseler de içine girildiğinde hemen karşıma çıkan Faruk Nafiz Çamlıbel, Abbas Halim Paşa, Fuad Şemsi İnan ve Ressam Hoca Ali Rıza gibi renkli şahsiyetleri de anlattım. Kısacası bir fotoğraf okuması, hatta bir çeşit edebiyat arkeolojisi denilebilir yaptığıma. Bütün bu anlattıklarım, sadece Mehmed Âkif’in değil, davet sahibinin ve davetlilerin biyografileri hakkında ciddi bir okuma faaliyetini gerektiriyordu. Kitapta anlatılanların edebiyat tarihiyle de sınırlı olmadığı dikkatinizi çekmiştir. Siyasi tarihe, Cumhuriyet’in kuruluşundan önceki ve sonraki sosyolojik ve psikolojik atmosfere, adı geçen şahsiyetlerin bu atmosferdeki konumlarına vâkıf olmak, ayrıca resim ve musiki gibi güzel sanatlar hakkında epeyi bilgi sahibi olmayı gerekiyordu. Bütün bunların, 1924’ü yazarken boğuşmak zorunda kaldığım zorluklar hakkında fikir verdiğini sanıyorum.  

-1924 Bir Fotoğrafın Hikâyesi kitabınızda üzerinde en çok durduğunuz şair Mehmet Âkif.  Kitabın merkezine Âkif’i almanızın özel bir sebebi var mı? 

tablo_0119f4a58d1302984a1c53f970c27831.jpg

Bu soru bana birkaç defa soruldu. Kitaba konu olan fotoğrafın merkezinde Abdülhak Hâmid duruyor. Davet, Âkif için değil de onun için verilmiş gibi… Hamid’e baş köşede yer verilmiş olması, onun yaşı, tecrübesi ve şöhretiyle alakalıdır.  Fakat söz konusu fotoğrafta bir ânı tespit edilen davet, Midhat Cemal Kuntay tarafından Mehmed Âkif’in Âsım adlı eserinin kitap olarak yayımlanması şerefine verilmiştir. Merkeze Âkif’i almış olmamın sebebi budur. 

-Aslında bu kitabınız bir devir, bir dönem kitabı. Zamanın ruhu bağlamında baktığımızda 1924’ü anlatıyor. 1924’ü Âkif bağlamında değerlendirir misiniz? Bu yıl Âkif’in hayatında da bir dönüm noktası mıdır?

Evet, sadece Âkif’in değil, o gün o davette bulunanların, hatta bütün bir tarihin dönüm noktasıdır. Saltanat ve hilafet ilgâ ve Cumhuriyet ilan edilmiş ve daha büyük ve köklü değişikliklerin yapılacağı anlaşılmıştır. Aslında bu sorunuzun cevabı kitabın asıl konusunu teşkil ediyor. Davete katılanların o günlerde yaşadıkları ve psikolojileri ayrıca tahlil edilmeye değer. Abdülhak Hâmid, Millî Mücadele süresince yurt dışındaydı; dönüşünden kısa bir süre sonra maaşa bağlanmış, daha sonra milletvekili olarak TBMM’de görev yapması sağlanmışsa da Türkçe’ye yapılan müdahaleler yüzünden daha hayattayken eserlerinin tarihe gömüldüğünü görme talihsizliğini yaşamıştı. Cenab Şahabeddin ve Süleyman Nazif, Millî Mücadele sırasındaki yanlış tutumları yüzünden zaten dışlanmış adamlardı ve haklarındaki “ihanet-i vataniyye” dâvası yüzünden zor zamanlar yaşıyorlardı.  Süleyman Nazif, 1927 yılında unutulmuş ve yoksul bir şair olarak hayata veda etti.  Cenab, son yıllarında bir münzevi gibi yaşıyor, belki de gelecek nesiller eserlerini hiç değilse lügat yardımıyla okuyabilsinler diye harıl harıl bir lügat yazıyordu. Hamdullah Suphi Tanrıöver’in amcası olan Sami Paşazade Sezai de maaşa bağlanmıştı: üretken değildi, ayrıca nicedir suya sabuna dokunan biri olmadığı için esamisi pek okunmazdı. Âkif’e gelince... Bazı uygulamaları elbette tasvip etmiyordu, görüş farklılıkları vardı; ama nice badirelerden geçen milletin yeni bir kavgaya tutuşmasına, yani “elde kalan yurd”u yeni badirelere sürüklenmesine asla razı değildi; gelecekten ümitliydi. Aslında sessiz kalmış da değildi; Âsım, yüksek perdeden ifade edilmiş eleştirilerle dolu bir eser ve bir gelecek projesidir. Şurası bir gerçektir ki, Millî Mücadele’ye bilfiil katılmış, bu büyük mücadeleyi yürüten Birinci Meclis’te mebus olarak görev yapmış ve İstikâl Marşı’mızı yazmış bir şair olduğu halde açlığa mahkûm edilmek ve vatan hainleri gibi polis hafiyelerince takibe alınmış olmak çok zoruna gitmişti. Mısır’da yaşadığı gönüllü sürgünlüğün asıl sebebi budur. 

-Mehmet Âkif, damadı Ömer Rıza Doğrul’a hatıralarını yazmak istediğini söylemiş. Sizce hatıralarını yazsaydı nasıl bir Âkif portresiyle karşılaşırdık. Mithat Cemal’in veya Eşref Edip’in biyografilerden farkı ne olurdu?

Ortada bir hatırat bulunmadığına göre bu konuda bir şey söylemek mümkün değil. 

-Mithat Cemal’in Âkif biyografisi ve Üç İstanbul’da onu roman kahramanı olarak işlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz. Üç İstanbul’daki Âkif ile biyografisindeki Âkif örtüşüyor mu?

Midhat Cemal, Mehmed Âkif’in sadece şiirine değil, ahlâkına da hayrandı. Şair Raif, Üç İstanbul’un önemli birkaç karakterinden biridir ve Âkif örnek alınarak çizilmiştir. Romanın kahramanı Adnan’la Şair Raif arasında karakter farklılığı, Âkif’le Midhat Cemal arasında da vardır. Midhat Cemal, aslında zevkleri, lüksleri, hayat tarzı ve din anlayışıyla Âkif’e çok yabancıydı; nitekim Üç İstanbul’da Avukat Adnan, Şair Raif’in dünyasından hızla uzaklaşır, Şair Raif’in hiç sevmediği ve bir arada bulunmaya asla tahammül edemediği Hidayet’in dünyasına girer. Bunun Şair Raif’i ne kadar rahatsız ettiği şu cümlelerle anlatılıyor: “Hidayet’i nerede görürse Raif atlayan adımlarla kaçardı ve Adnan’ın bu adamla dostluğu onun içinde zehirli bir düğümdü. Bir gün bu zehir taşmış ve Raif bu jurnalcıyla ne diye görüştüğünü Adnan’a sormuştu.” Midhat Cemal’in açmazı, romandaki şu cümlede de veciz bir ifadesini bulur: “Hidayet’i hem beğenmiyor hem onun gibi olmak istiyor; Şair Raif’i beğeniyor, onun gibi olmak işine gelmiyor, çırpınıp duruyordu.” Âkif’in sevmediği, ahlâkını beğenmediği insanlarla asla bir arada olmak istemediği göz önüne alınırsa, Midhat Cemal’in Şair Raif karakterini çizerken Âkif’ten yola çıktığı daha iyi anlaşılır.

-Kitabınızın yazılmasına vesile olan fotoğraftaki yazar ve şairlerin Âkif ile çok fazla benzerlikleri olduğunu söylemek çok zor. Bu edebi şahsiyetleri bir araya getiren şey nedir? 

Âkif’in sevmediği insanlarla bir araya gelmekten pek hazzetmediğini söyledim. Midhat Cemal, Asım Günü için davetli listesini Âkif’in fikrini alarak hazırladığına göre, söz konusu sofrada bir araya geldiği ediplerle bir problemi yok demektir. Halbuki Süleymaniye Kürsüsü’nde Cenab Şahabeddin’i ağır bir biçimde eleştirmiştir. Aslına bakılırsa hepsi hayat tarzları bakımından Âkif’in dünyasına yabancı insanlardır. Ancak Âkif’in onlara sanatkâr olarak saygı duyduğu, asıl uzak durduğu insanların jurnalciler, riyakârlar, gayrı ahlaki yollarla servet kazananlar ve inandığı değerlere alenen hakaret ve bu değerleri istismar edenler olduğu söylenebilir.  

- Âkif’in şiirleriyle Falih Rıfkı’nın hatıralarını/Zeytin Dağı’nı karşılaştırmaya değer buluyorsunuz. İkisi de aynı devrin insanı. Ancak bakışları ve durdukları yer oldukça farklı, neden?

Falih Rıfkı Atay, pozitivist, inançsız bir yazar, Mehmed Âkif ise kelimenin asıl mânasında mümin bir şair... Zihniyet dünyaları birbirine taban tabana zıt... Bu bakımdan aynı manzaraya baktıklarında farklı şeyler görmeleri şaşırtıcı değil. Peygamberiyle buluşmak için tehlikelerle dolu uzun bir yolculuğu göze alarak Medine’ye koşan insanların saf iman ve heyecanları Falih Rıfkı için hiçbir şey ifade etmiyor. Mehmed Âkif ise “cânan yurdu”nu görünce öyle bir heyecana kapılıyor ki, şiirde bile “sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” diyerek gerçekçiliği savunmasına rağmen, Falih Rıfkı’nın hemen gözüne çarpan problemleri göremiyor. Ayrıca biri Medine’de buluşan mümin kardeşlerine renkleri, milliyetleri, dilleri, sosyal statüleri ne olursa olsun sevgi ve merhametle, diğeri seçkinci, ötekileştirici bir gözle bakıyor. 

-1924’ün yeni baskısında bir değişiklik olup olmadığını sormak istiyorum.

Ben aslında hiçbir dosyayı kapatmam, kitaplarımı bütün yeni baskılarında güncellerim. Fakat 1924’ün ilk yedi baskısına hemen hiç dokunmamıştım. Elinizdeki sekizinci baskıda kayda değer bir değişiklik yok, ama epeyi ilave var, aşağı yukarı elli sayfalık... 

1924 bir Akif kitabıdır

-Bizde biyografik eserler çok yaygın değil. Günümüzde başta siz olmak üzere parmakla sayılacak kadar az biyografi yazarı var. Buna rağmen Mehmet Âkif üzerine yüzün üzerinde eser olduğu söyleniyor. Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret biyografileri aynı dönemi kapsıyor. Âkif de bunlarla aynı dönemde yaşamış bir şair. Bu çalışmalarınız esnasında bir Âkif kitabı yazmayı düşündünüz mü? Sizce gerçek anlamda bir Âkif biyografisi nasıl yazılmalı? 

1924 bir biyografi değil, ama esas itibariyle bir Âkif kitabıdır. Doğrusu, Âkif’e ömrünü veren ve onunla ilgili bütün malzemeyi ulaşılır hale getiren Ertuğrul Düzdağ’ın efradını câmi ağyârını mâni bir biyografi yazmasını bekledim ve onun emeğine duyduğum saygı dolayısıyla teşebbüs etmedim. Aslında Ertuğrul Bey’in bir Âkif biyografisi var, ama bu bana sorarsanız bir hülasa niteliğini taşıyor. Yakın zamanlarda Alim Kahraman daha kapsamlı ve çok yeni bilgiler ihtiva eden bir Âkif biyografisi yazdı. Ben yazsaydım, Âkif’in yaşadığı devri bütün yönleriyle kuşatan bir biyografi yazardım. 

Akif’in çok güçlü bir şiir kumaşı vardı

-Âkif’in yazdıklarının şiir olmadığını söyleyenlere karşı çıkıyorsunuz? Onun şiirleri hakkında neler söylersiniz?

Bu konuda da çok yazdım, çok konuştum. 1924’ün bölümlerinden birinde Âkif’in şiirden ne anladığını ve kendi şiiri hakkında ne düşündüğü uzun uzun anlattım. Doğrusu ben Âkif’in çok güçlü bir şiir kumaşına sahip olduğuna inananlardanım. Bazı şiirleri onun bu kudretinin açık delilleridir. Bu konuda yazdıklarımın özeti şudur: Âkif, İslâm âleminin en acılı döneminde, kendi içine dönerek saf şiir yazmayı vicdanına sığdıramadı. Çünkü karşısında kendi tabiriyle “vatan nâmına bir kabristan” uzanıyordu. İç dünyasının kepenklerini kapaması, cemiyet karşısında duyduğu sorumluk duygusuyla açıklanabilir. “Hayat, hakikat, müşahede” diye açıkladığı sanat anlayışını, düşüncelerini rahatça anlatabil¬mek için benimsemişti. Bu durumdan zaman zaman şikâyet de ederdi. “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım” mısraının arkasında dışa vurulmamış zengin bir şiir dünyası vardır. Ayrıca, Âkif kendisi ve şiiri hakkında neler söylendiğini, yazdıklarının bazı çağdaşları tarafından şiir olarak kabul edilmediğini biliyordu, ama bu umurunda bile değildi. O, nazmın ifade ve tesir gücünü kullanarak doğru bildiklerini haykıracaktı. Sık sık kula¬ğına gelen eleştirileri kendi kendisiyle alay etmek için vesile sayıyor, mesela “Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var / Manzum sayıklar gibi manzume sayıklar” diyordu. Âsım’ın hemen başlarında Köse İmam’la Hocazâde, yani Âkif arasındaki muhavereyi hatırlayınız. Köse İmam’ın ağzından “Sana şair diyen, oğlum, seni gördüm yalnız!” deyiverir. Gölgeler’deki kısa bir şiirinde de “Bir hoşca sada duymadı benden hele yurdum” diye sızlanıyor. Şöyle de söylenebilir: Âkif, dâvâsı, sancıları ve ızdırabı olan adamdı; nesir heyecanı için yetersiz kalıyor, şiirse feyezanı için dar geliyordu. Onun şiir dili ve şiir anlayışı, yaşadığı devrin şartlarıyla çok yakından ilişkilidir ve çok özeldir. Âkif gibi yazmaya çalışanların aynı sesi yakalamaları ve başarılı olmaları mümkün değildi. Yahya Kemal’in şiiri gibi, Âkif’in şiiri de kendisiyle başlayan ve kendisiyle biten bir şiirdir. Yine de ben bu şiirden doğan bir damarın Yahya Kemal’i bile beslediğini düşünüyorum. Cahit Tanyol, Yahya Kemal hakkındaki kitabında, son yıllarında bu büyük şairin Park Otel’deki odasında iki kitap gördüğünü söyler: Tarih-i Cevdet ve Safahat... 

BEŞİR AYVAZOĞLU KİMDİR? 

besir ayvazoglu 1_829571cfcfa37eafe76b466e3d80f975.jpg

Beşir Ayvazoğlu, 11. Şubat 1953’te Sivas Zara’da dünyaya geldi. Sivas'ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975'te Bursa Eğitim Enstitüsü edebiyat bölümünü tamamladı. Bir süre öğretmenlik yaptı, TRT’de uzman olarak çalıştı. Hergün, Tercüman, Türkiye, Yeni Ufuk gibi gazetelerde kültür sanat yönetmenliği ve genel yönetmen olarak çalıştı. Bir ara kültür bakanı danışmanı, ardından RTÜK Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Beşir Ayvazoğlu, halen Karar gazetesinde köşe yazılarına devam etmektedir.

Yorumlar

 
Advertisement Advertisement Advertisement