Milletin derdiyle Dertlenen adam

Milletin derdiyle  Dertlenen adam

Cemal Kurnaz, divan edebiyatı profesörü. Divan edebiyatı üzerine birçok araştırma ve incelemeleri yayınlanmış. Özellikle Halk ve Divan Şiiri'nin Müşterekleri eseriyle dikkat çeken Kurnaz, öğrenciliğinde Osman Yüksel Serdengeçti'nin yakınında bulunmuştur. Halk edebiyatı ve divan edebiyatına hâkim olan Kurnaz'ın bu alanda birçok denemeleri bulunuyor.

22 Ağustos 2021 12:30:00

Cemal Kurnaz, divan edebiyatı profesörü. Divan edebiyatı üzerine birçok araştırma ve incelemeleri yayınlanmış. Özellikle Halk ve Divan Şiiri'nin Müşterekleri eseriyle dikkat çeken Kurnaz, öğrenciliğinde Osman Yüksel Serdengeçti'nin yakınında bulunmuştur. Halk edebiyatı ve divan edebiyatına hâkim olan Kurnaz'ın bu alanda birçok denemeleri bulunuyor.

RÖPORTAJ: MEHMET KURTOĞLU

mEHMET kURTOĞLU_1a044a0e8a0dfb2033bd08ff136508e8.jpg

Osman Yüksel Serdengeçti, Yunus Emre, Ümmi Sinan biyografilerinin ardından yakın zamanda “Milletin Şairi Mehmet Âkif” adlı kitabı da yayınlandı. Bir edebiyatçı duyarlılığı ile kaleme aldığı Âkif kitabında, onun halkın şairi olduğu üzerinde duruyor. Ayrıca Âkif’in 20. Asrı idraki ve Osman Yüksel’in Âkif’e olan ilgisine yer veriyor. Halkın Şairi çerçevesinden yaptığımız mülakatı severek okuyacağınızı düşünüyoruz.  

-Sizce Âkif’i “Milletin Şairi” yapan ruh neydi? İnancı, Milletine olan sevgisi mi? Yoksa bizim bilmediğimiz başka bir şey mi? 

-Âkif, sağlığında “İslam şairi” olarak tanınmıştı. Ümmetin kurtuluşu için çareler aramıştı. Sadece şiirle, yazıyla yetinmemiş, bunun için fiilen yollara düşmüştü. Arapların ve Arnavutların bağımsızlık yoluna yönelmeleri onda hayal kırıklığına yol açmıştır. Bunun üzerine elde kalan Anadolu’yu korumaktan başka çare kalmamıştır. Milli Mücadele’ye aktif olarak katılmasında bu gelişmeler rol oynamıştır. Bülbül şiirinde, İstiklal Marşı’nda yer alan düşünceler, ondaki bu fikri değişimin sonucudur. Başka hiçbir şair Âkif kadar milletin derdiyle dertlenmemiştir. Millet, İstiklal Marşı’nda kendi duygu ve düşüncelerini bulmuştur. Bunun içindir ki, öldüğü zaman Âkif’in cenazesini bizzat millet kaldırmıştır.

-Milletin Şairi dediğiniz Mehmet Âkif kitabınızda onu İstiklal Marşı’ndan dolayı “Kehanet Şairi” diye tanımlıyorsunuz. Onun kehaneti şair sezgisi miydi, yoksa milletine olan inancı mıydı?

-Benim İstiklal Marşı’nı bir “kehanet-i şairane” olarak nitelemem tamamen mecazi bir ifadedir. Bizim İstiklal Marşı’mız, yeryüzünde istiklalden önce yazılmış tek istiklal marşıdır. Âkif, İstiklâl Marşı'nı yazdığında (12 Mart 1921) sadece I. İnönü Zaferi kazanılmıştı (10 Ocak 1921). Sonrasında Yunan ordusu Eskişehir ve Afyon cephelerinde ilerleyecektir. Sakarya Zaferi için 13 Eylül 1921'i, Başkomutanlık Zaferi için 30 Ağustos 1922'yi beklemek gerekecektir. 

Tarihin akışı, bu şekilde olmayabilir, zaferler peş peşe gelmeyebilirdi. O günlerde tam bir belirsizlik vardı. Bu karanlık günlerde Âkif'in azimli, kararlı, inançlı ve ümitli tavrı, orduya ve millete büyük moral oldu. Gelişmeler onu haklı çıkardı. O günün şartlarında bunları söyleyebilmek için Âkif gibi inanmış olmak gerekir. Mecazi olarak söylersek bu, bir bakıma bir kehanet-i şairanedir.  Âkif bir iman adamıdır. Allah'ın rahmetinden ümidini hiç kesmez. Her zorlukla birlikte bir kolaylığın olduğuna inanır. Sabrın sonunda mutlaka zafer vardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nazım Hikmet de, Kuvayı Milliye Destanı'nda şöyle der:

akifler_89f0595182c5ff2b8a97448125af3fe7.jpg

"Âkif inanmış adam

Büyük şair."

-Osman Yüksel’in yakınında bulunmuş biri olarak, onun Ankara/Yenişehir için söylediği “Mabetsiz şehir” tanımlamasına karşın siz, “Ankara Ruhaniyetli Şehir” diyorsunuz. Ankara’yı ruhaniyetli yapanlar arasında Âkif’i nereye oturtuyorsunuz?  

-Ankara’nın modern yüzü Yenişehir çevresinde kurgulanmıştır. Serdengeçti’nin yaşadığı dönemde bu çevrede hiç cami yoktur. Sonraları Maltepe Camii (1954-1959) ve Kocatepe Camii (1967-1987) yapılmıştır. Serdengeçti bu duruma dikkat çekmek için Mabetsiz Şehir ifadesini kullanır. Oysa Ankara bir Selçuklu şehridir. Ahilerin ve Hacı Bayramı Veli’nin şehridir. Eski Ankara’da Kale’nin eteklerinde, Hamamönü’nde çok sayıda mescit ve cami bulunmaktadır. Âkif’in Milli Mücadele’de bir süre ikamet ettiği ve İstiklal Marşı’nı yazdığı Taceddin Dergâhı ve camisi de bunlar arasındadır. 

Tasavvuf ehlinin hal ve davranışları topluma sirayet eder ve bir hayat tarzına dönüşür. Hamamönü'nde evi olan Hamdi Amca ile tanışmıştım. Onun anlattıklarından, bu ruhaniyetin insanlarda nasıl devam ettiğini anladım. Bana hastanenin yanındaki tepeye neden Hacettepe dendiğini anlattı. "Hamamönü eskiden üst düzey yöneticilerin, varlıklı ailelerin kaldığı bir yerdi. Nohut, fasulye, pirinç gibi ihtiyaç maddelerini oraya bırakırlar, yoksullar da akşamdan sonra kimse görmeden alırlardı da ondan" dedi. "Bir kış gecesi, babam annemi uykudan uyandırdı. “Komşunun bacası tütmüyor” dedi. Kendisi kömür çuvalını, annem de odun çuvalını omuzladı, birlikte komşunun kapısına vardık. Babam bana, komşunun camına bir çakıl fırlatmamı söyledi. Biraz sonra evin ışığının yandığını gördük. Çuvalları kapıya bırakıp uzaklaştık. Eve geldikten bir süre sonra komşunun bacasından duman çıkmaya başladı. Babam, “artık uyuyabiliriz” dedi.

-Safahat hafızlarından bahsediyorsunuz. Bir şairin şiirlerini veya divanını ezberlemek kolay değildir.  Bu çok eskiden beri devam eden bir gelenek mi?  Yoksa Safahat ile mi başlamıştır?

-Bu konuda net bilgiye sahip değilim. Fuzuli gibi bazı şairlerin divanlarını ezberleyenlerin olduğunu duymuştum. Belki Nesimi, Nabi gibi şairler de buna dâhil edilebilir. Ancak Âkif’in bunlardan farklı olduğunu düşünüyorum. Batılılaşma çabalarımızla birlikte, Türk toplumunun kafası karışmıştır. Aydınlardan başlayarak fikir ayrılıkları keskinleşmiştir. Bu kırılma günümüzde de devam etmektedir. Türk toplumu bir savunma refleksi ile kendi değerlerini ifade ettiği Âkif’e dört elle sarılmıştır. Sonraki yıllarda sağcı-solcu, ilerici-gerici gibi ideolojik tanımlamalarda olduğu gibi, önceki yıllarda gruplaşmalar Âkifciler-Fikretciler şeklinde tanımlanmıştır. Bu tartışmanın gerilimi ile milliyetçi muhafazakâr kesimler içinde Âkif’in şiirlerini ezberleyenler çıkmıştır sanıyorum. Ben bunlardan bazılarını tanıdım.

-Âkif’i bir yandan anlaşılmayan adam diye tanımlıyor, diğer yandan 20. asrın idraki olduğunu söylüyorsunuz. Çağına hitap eden Âkif neden anlaşılmamıştır?

-Âkif için anlaşılmayan adam demek doğru olmaz. Devrinde de, sonrasında da onu hakkıyla anlayanlar olmuştur. Yanlış anlayanlar da, hiç anlamayanlar da olmuştur. Ondan günümüz İslam dünyasının bütün problemlerine cevap vermesini bekleyemeyiz. Her fani gibi yanlışı da, eksiği de olabilir. Onu, kendi döneminin olayları ve fikir akımları içinde değerlendirmek gerekir.  Ben Âkif’in “20. asrın idraki” olduğunu söylemedim. “Mehmet Âkif’in 20. Asrı İdrâki” başlığı altında, onun 20. Yüzyılı nasıl idrak ettiğini anlatmaya çalıştım. Biz, çağımızı onun idrak ettiği gibi anlayabilseydik, daha çalışkan, daha dürüst, daha ahlâklı, bilimle barışık bir toplum olabilirdik. Oysaki İsa Mesih’in ümmeti altın çağını yaşarken, biz yüzyıllardır zillet içindeyiz. 

Screenshot_2_c21a6e5c0179a8cd5b3f3ff2e6222f55.png

-Âkif’in şiirlerinde halka hitap etme kaygısı taşıdığını söylüyorsunuz. Ki onun şiirlerine baktığımızda halkın dilini konuştuğunu görürüz. O dönemde fildişi kulelerine çekilen aydın ve sanatçılara tersine Âkif’i halka yaklaştıran şey nedir? 

-Âkif, çağdaşlarının çoğuna göre, halkın anlayabileceği sade bir dil kullanmayı tercih etmiştir. . Bu sebeple, konuşulan Türkçeyi atasözleri, deyimler ve halk tabirleriyle süsleyerek kullanmıştır. Okuyucuyu sıkmamak için şiirlerinin arasına halkın bildiği fıkralar yerleştirmiş, mizahlı bir anlatım yoluna başvurmuştur. Sanatına "hakikat, hayat ve müşâhade"nin hâkim olduğunu söyleyen Âkif, bu konuda şöyle der: "Avam arasında muhâvereler yürütmek mi istiyorsunuz? Halkın arasına karışınız; bir taraftan çenesi düşük adamları, bilhassa koca karıları dinleyiniz. Bir taraftan da söylenen sözleri edâsıyla telâffuzu ile beraber zabtediniz." Mehmet Âkif, halka ve köylüye çok önem verir, yazarların onlara hitap eden eserler yazmamasından şikâyet eder: "Erbâb-ı fikir ve nazarımız hayâlen göklerde uçarlar da, nasîb-i nûrunu maddeten bağlı bulunduğu topraktan bekleyen şu halkı bir kere olsun hatırına getirmezler. Hepimizin velinimeti bulunan köylü dediğimiz sınıf-ı müstahsili hiç düşünmemek, zavallıya hâlâ Âşık Garip'ler, Âşık Kerem'ler okutmak en büyük bir vazifesizlik olmuyor mu?”  Bu konuda anlattığı şu olay önemlidir: "... Sebilürreşad'ı çıkardığımız sırada hemen her hafta bir şiir yazardım. Bir gün baktım. Anadolu'nun bilmem neresinden bir köylü idarehaneye geldi. Âkif Bey kimdir? diye soruyor. Beni gösterdiler. Hemen elime sarıldı, öpmeye başladı. Sen misin Âkif, o şiirleri yazan sen misin? dedi. Ağladı. Ben de ağladım. Çok mütehassis oldum."

-Âkif’in Çanakkale Savaşı’nı görmeden sanki savaşın içindeymiş gibi, içselleştirerek “Çanakkale Destanı” şiirini yazmıştır. Onun görmeden yazdığı Çanakkale şiiri için neler söylersiniz? 

canakkale_36b66759443204b38a8d71a5c5ed8581.jpg

-Çanakkale Savaşı’nı konu alan şiiri, onun sanat gücünü gösteren eşsiz eserlerinden biridir. Şiir, zafer sevincinden kaynaklanan coşkuyla birlikte lirizmin zirvesine yükselir. Âkif’in bana göre en önemli özelliği samimiyetidir. O, ancak “naz ehli”nin söyleyebileceği sözleri feryada dönüştürerek milleti için kendini ateşe atan adamdır. Bu mısralarda onun şahsi hiçbir kaygısı yoktur. Bütün üzüntüsü ümmet içindir. Bugün bunları söyleyebilecek bir “fedayi” bulunabilir mi? Bence Âkif, sırf bu hasbi tavrı yüzünden bile çağdaşı birçok şairin fevkindedir. 

Ey âlem-i İslam’ı ezen, inleten Allah!

*

Yâ Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi yoksa bîçârelerin felahı?

Nur istiyoruz sen bize yangın veriyorsun

Yandık diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun.

Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhî bu ne zillet?

Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma’nâ?

Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!

Câni geziyor dipdiri… Can vermede ma’sûm!

Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

Mâdâm ki ey adl-i İlâhî yakacaktın

Yaksaydın a mel’unları, tuttun bizi yaktın.

İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok…

Nâhak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?

Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî?

Bazı “dini bütün”, tuzu kuru kişiler Âkif’i bundan dolayı eleştirmekten çekinmemişlerdir. Çanakkale Destanı’nda geçen, “Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına”, “Bu taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına”, “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi”  gibi mısralarındaki mübalağayı ve mecazı anlamazdan gelmişlerdir. 

-Osman Yüksel’i yakından tanıyan biri olarak, Onun Âkif sevgisini nasıl açıklıyorsunuz? Osman Yüksel’i Âkif’e götüren şey millet sevgisidir diyebilir miyiz?

-Serdengeçti, lise yıllarından başlayarak Fikretcilere karşı Âkifcilerin safında yer alır. Tek Parti döneminin “modernleşme” projelerine karşı çıkar. Bu konuda Âkif’in mücadelesini onun bıraktığı yerden sürdürdüğüne inanır. 

-Âkif’in şair olmadığını söyleyenler var. Bir edebiyatçı olarak onun şiirlerini ve şairliğini değerlendirir misiniz?

-Âkif, şiir tekniği bakımından modern bir şairdir. Tevfik Fikret’i modern görüp, Âkif’i eskinin temsilcisi gibi göstermek önyargılı bir algının sonucudur. Bunun sebebi de, onun şiirlerinin odağında dinin yer almasıdır. Kendisi de, Mısır’da yazdığı Bir Arîza şiirinde, bu haksız iddiaları istihza ile anar:

Mevzûn düşürür saçmayı bir saçma adam var,

Manzûm sayıklar gibi manzûme sayıklar!

Zannım mütekâid şuarâdan olacak ki

Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski.

Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;

Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.

Hicri, kameri ayları ezber sayar ammâ,

Yirminci asır zihnine sığmaz ne muammâ!

Ma'mûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,

Son son, hadi sen, kumda biraz oyna! demişler.

Yâhû sorunuz bir: Bakalım tâkati var mı?

Kaynarken adam oynamak ister mi? Sarar mı?

Şiirin yüzlerce tanımı yapılmıştır. Buna bağlı olarak herkesin beğendiği, beğenmediği şairler vardır. Ben, sanatın hiçbir tanıma sığmayacak kadar özgün bir şey olduğunu düşünürüm. 

Âkif, döneminde kendi tarzına uygun şiirler söyleyen ve geniş halk kitleleri tarafından beğenilen bir şair olmuştur. Onun şöhretini yapan şüphesiz ki sadece şiiri değildir. İddiasını temsil eden ahlâkı ve samimiyeti, şairliğinin önüne geçmiştir. İstiklal Marşı’nın ona nasip olması da bunun sonucu olmalıdır. 

Âkif’in gölgesi, bütün şairlerin üstüne düşmüştür. Sırf bu yüzden, bazı “iyi şairler” onu kıskanmışlar, şöhretini hazmedememişlerdir. İstiklal Marşı’nın yeniden yazılması gündeme geldiğinde, fırsat doğdu diyerek en önde koşanlar bunlardır. Âkif derdi olan adamdır, halka bunları anlatmak için şiiri araç olarak seçmiştir. Onun birçok şiiri tahkiyevi özellik gösterir. O kendine mahsus bir hikâye anlatıcısıdır. Günümüzde yaşasaydı belki roman, tiyatro veya senaryo yazardı. Ben bu tarzın, değişerek Nazım Hikmet ve Sezai Karakoç’ta devam ettiği görüşündeyim. Bu arada Nazım Hikmet’in onun için “Büyük şair” dediğini hatırlayalım. Âkif bir şiirinde, alçak gönüllükle,  “Şiirin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş/Lâkin ben o âhengi ne duydum ne duyurdum” diyor. Bence bu eksiklik (şayet bir eksiklikse) Gölgeler’deki şiirlerle tamamlanmıştır. Âkif Mısır’a gitmeseydi hem kendisi hem de Safahat’ı eksik kalırdı. Zorunlu Mısır gurbeti, onu yakıp kavurmuş, yurduna mistik duygularla yoğrulmuş, şiiriyeti güçlü şiirlerle dönmüştür. Zaman ve zemin uygun olsa, şüphesiz ki başka türlü şiirler yazabilirdi. Sanatına hayran olduğu Şerif Muhittin’in musikide yaptığını, şiirde yapabilirdi. Altın kulelerden kuşlar uçurabilir, kar musikilerini dinleyebilirdi. Ama olmadı. Şartlar onu böyle bir Âkif yaptı. 

-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

-Âkif, bu milletin kutsal emanetlerindendir. Her beşer gibi eksiği de yanlışı da olabilir. Bunları değerlendirirken, onun hatırasını sakınmak, hırpalamamak gerekir. Çünkü ikinci bir Âkif’imiz yok.

-Teşekkür ederim

Yorumlar (1)

Abdullah Arslan
Eyvallah kıymetli hocam, müstefid olduk, kaleminize ve yüreğinize sağlık efendim
3 hafta 4 gün önce Yanıtla
 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement