Tebessümle icra edilen davetler; tebessüme gidişler, tebessümden gelişler…  Sandıklardan çıkarılan, özenle ütülenen sakız beyazı örtüler… Açılan masalar, yer sofraları; çocukluğumuzun heyecan şenliğini çocuklarımıza yaşatma telaşı. Herkes gittiğinde içimizin, sevinçle el çırpan yorgunlukları… Tefekkür molalarında açılan Kur'an sayfaları. İllaki meal, illaki nüzul sebebi, illaki rahmet ayında daha iyi anlama ısrarı. Sahur vakitlerine dek direnişi kitaplara göz kapaklarımızın… “İki sayfa, üç daha, bölümü de bitirebilirim aslında…” Arada TV kaçamakları… Su gibi özleyişlerimiz kahveyi, çayı, çikolatayı; tam da ikindi sonlarında yokluğunu hissedişlerimiz… Yağmuru da iftar gibi bekleyişlerimiz… Ziyaretlerimiz; mültecilerin varlığını daha net fark edişlerimiz… En çok hurma ile açarken orucumuzu, Efendimizi yâd ederek sunulan her nimete şükredişlerimiz… Ama işte, her seferinde kalbimizi hasretle Mekke'ye gönderişlerimiz…  Aynı ses, aynı zarafet; “Biz bedel ödemeden Muhammet ümmeti kılındık.” 

Böyle bakınca, bu başkalıklardan birine bile sahip olunca, her şeyin o kadar da kötüye gitmediğini ve bizi “ah-vah” bataklığına bırakmaktan öte bir şey yapmayan felaket tellallarının hükmünü yitirdiğini, karamsarlığın, üzerimizde lâyıkıyla tahakküm kuramadığını fark ediyoruz. “Hilâli gördüm” müjdesi ile bayram neşesi arasında mekik dokuyacak olan son yedi güne giriyoruz… Yüce kitabımızın müjdelediği mübarek geceyi gönül mumuyla arayıp bulmaya çalışacağımız sayılı lütuf zamanlarına… 

Şimdi, Ramazan ayının yoğun atmosferine rağmen kelama vakit ayırmayı başarıp bir parkta, bir su kenarında içimi dökerken sayfalara, sorulmaya değer bulduğum o soruyu yeniden soruyorum kendimize; bu mübarek ve muazzez misafir  gelişiyle ne kattı hayatımızın temposunu değiştirmekten ziyade bize// yahut biz onun, o güzelim, o cömert, o bereketli yanlarından ne topladık kendimize? İnsanların paylaşmaktan köşe bucak kaçtığı, Rahman'ın sunduklarını O'nun kullarından sakındığı bir dönemde, her yönüyle lütufkâr, her köşesiyle mütebessim bu yağmur ikliminden öğrenmiş olduğumuz bir şey olmalı, herkesçe değil, herkes gibi değil, fark katmalı… Derler ki; Hira Mağarası, Allah Resulünün çektiği acının, sancının sığınmasıdır. Ramazan ise ümmetin kendi mağarasına sığınıp Rabbiyle buluşması…  Kalabalık içinde bile O'nunla hasbihal ettiğimizde, gecenin bereketiyle baş başa kalıp mağaramıza sığındığımızda hangi güzellik fısıldanıyor kalbimize? Ya biz, hangi dertle gidiyoruz sahibimize? 

“Efendimizin kulluğu ile kulluğumuz arasındaki yakıcı uzaklığı hissedebilseydik, O'na sunacağımız başkaca derdimiz olmazdı.” demişti meczup zarafet ve eklemişti;


Yakına odaklanan uzağı göremez! Dervişe incir yaprağı gösterilir; -Bak, gözünün önüne tuttuğum yaprak dağı saklıyor.-denir. Dünyayı görmekten ardındakini göremiyoruz. Gafletin faydası, bu günü yaşamamızı sağlamasıdır, aklı gölgeleyerek…” 

Leylâ!
Sen orada öylece, bir şehir gibi, bir şehir kadar yakınımda duruyorsun ya… ve ben burada, Ramazan'ı duya-yudumlaya, içimde tuttuğuma varmış olduğumu bilmenin hazzıyla, bir serabın ardına düşmemeyi öğreniyorum ya… Yanımdaki yokluğunu, ruhumdaki varlığına satıyorum. Bu da rahmet ayının ikramı olsun bahtımıza…


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.